15 Ekim 2011

İşte Süper Lig bu!..

Murat Kosava'nın Ntvspor ekranlarında İngiltere Premier Lig maçlarını anlatırken kullandığı meşhur klişedir, ''İşte Premier Lig bu...''

Aynı hissiyatı da dün ben Trabzonspor-Ankaragücü maçında hissettim...Fırtına, 1 haftalık milli mesainin ardından tekrar başladı.

Hüseyin Avni Aker'de müthiş bir zemin vardı.Ve bir tarafta da müthiş bir bayan taraftar gurubu, sesi ve iniltisi...Özellikle Theo Weeks'in golü anındaki çıkardıkları tiz bir ses insanın tüylerini ürperten cinstendi. Olsun...yinede onların olduğu tribünler ayrı bir güzel...

Hürriyet Güçer, memleketinin plakası olan 50 numarayı sırtında taşıyan adam.Mütevazı ama olmassa olmaz bir futbolcu.Takımı adına adeta sahada 3 kişilik mücadele veriyor.Yanında Jan Rajnoch'la beraber.Bu ikilinin sahadaki mücadelesini izlemek için bile Ankaragücü maçlarına gidilir.

Ev sahibi Trabzonspor...5 haftada atılan 7 gol ve Burak Yılmaz...Dün yine sahnedeydi fakat bu defa kapanış golünü attı.O'da bu sezon başka bir kimliğe bürünmüş sanki...Cristiano Ronaldo gibi takımını sırtlıyor ve onun gibi serbest atış kullanıyor.Golü görülmeye değerdi ki, izlemeyenler çok şey kaçırdı.

Birde sahada sırtında 10 numara bir oyuncu vardı.Adrian Mierjievski.Sırtındaki numaraya inat, oyunu durarak oynamayan, sürekli rakibi forse eden, asist yapan, oyun kuran, koşan, mücadele eden yani ne yapılması gerekiyorsa herkesten daha fazla yapmaya çalışan Polonyalı maestro.İzlenesi bir futbolcu.

Maçla alakalı yazılacak ve analiz yapacak çok konu var ama dünkü sahada oynanan futbol ve mücadele gücü bize yetti.Tribünde olanlar çok şanslı insanlardı.Zemin ve hava güzel olunca sanırım bu atmosfer sahadaki futbolcularıda ateşlemiş.Bu hafta gerçekten güzel başladı.Dünkü futbol ateşi umarız hiç sönmez ve uykuya dalan Türk futbolunun ve biz futbol sevdalılarının içini her daim ısıtır...

12 Ekim 2011

O Tribünler Sahipsiz Değildir!

 Kale Arkaları 50 TL
MARATON 100 TL
KAPALI 500 TL
Misafir Takım 50 TL
 Pazartesi oynanacak olan Mersin İdman Yurdu - Fenerbahçe karşılaşması bilet fiyatlarıdır.Şaşırmayın evet bu fiyatlar pazartesi oynanacak olan karşılaşmanın izleme bedelidir.Yönetimimizin yıldırma politikasının son hamlesidir.Fotoğrafta gördünüz kişi bizim büyük Başkanı'mız Ali Kahramanlı'dır.Biz ona çok güvendik hep destekledik.Lakin bu sezon alınan kararlardan hoşnut değiliz.Biz bedava bilet istemiyoruz.Ucuz bilette istemiyoruz.Bizim stadımızda bir Nou Camp değil.Bununda farkındayız.

Bursa maçı çabuk unutuldu gibi.Siz bu politikanızı devam ettirseniz Nurullah Sağlam'ın en  çok ihtiyaç duyduğu ve her fırsatta dile getirdiği taraftar desteğini kaybedersiniz.Çarşıya, pirinç almaya  giderken evdeki bulgurdan olmayın.29 senelik hasret çeken bu şehirde zaten yeterince 3 büyük taraftarı var birde siz onların ekmeğine yağ sürmeyin.Amacınızı az çok biliyoruz lakin burda dile getirmenin anlamı yok.Ayrıca Mersin İdman Yurdu tribünlerinde Fenerbahçe'yi destekleyebilecek bir güçte yok.Eğer o biletleri Fenerbahçelilere satarız düşüncesindeyseniz, maçtan önce çıkacak olan olaylardan da siz sorumlusunuz demektir.Unutmayın, siz dün yoktunuz yarında olmayacaksınız ve biz dünde oradaydık yarında orada olacağız! O tribünler bizimdir..ve bizim kalacak...

En kötü ikinci!


Nihayet grup maçlarını bitirdik.Düşe kalka...Ve başkasına muhtaç kalarak.Küfür edip, küstüğümüz Davrazlı Mesut'un ayağına bakarak.Peki suçlu kim? Hiddink mi? Arda mı? Hamit mi? Servet mi? Volkan mı? Hiçbiri...Bir futbol kültürü olmayan, bir futbol altyapısı olmayan, sistemi olmayan, hatta doğru dürüst futbolu bilen spor yazarları olmayan, ama bize göre uyuyan bir devdi milli takımımız.

Kuralar çekilip grubumuz belli olduğunda, rakiplere aldırmadan, doğru analizler yapmadan, tüm futbol severleri büyük bir beklentiye sokan malum spor kamuoyu, şimdiden play-offları geçmişiz gibi ortalıktalar yine, yakında bizi Avrupa Şampiyonu ilan ederlerse şaşırmayın.Kaybettiğimiz maçlarda takımı yerden yere vururlar, canlı yayında yorumculuğu bırakıp giderler, kazandığımızda da bizi göğe yükseltirler....Fatih Terim'i beğenmediler, yerine milli takım çalıştırmakta usta bir isim Hiddink geldi.Onuda öyle bıktırdılar ki adamcağız ne yapacağını şaşırdı.Hiddink gelmeden öncede Hiddink'ti.Güney Kore'de de çalışırken bu ülkeye çok sık gitmezdi.Rusya'da çalışırken de.Avusturalya'da çalışırken de.

Biz aslında Hiddink'ten ne istediğimizi de bilmiyorduk ki.Önce takımı Avrupa Şampiyonasına götür dedik.Ama bunu yaparken de, takımı gençleştirmesini istedik.Çok yaşlı bir ekiptik te sanki.Sonra yardımcılarına taktık kafayı.Evet haklı olduğumuz yerler vardı ama, Hiddink'ten istenileni yapabilecek bir altyapımızı da henüz hazırlamamıştık.Hiddink bir sistem adamıydı.Ve çalıştığı ülkelerin hepsinde bir sistem söz konusu idi.Sadece futbolda değil günlük yaşantıları bile sistemliydi.Peki biz, bugüne kadar sistemli olarak neyi yaptık ki?Sanırım son şike olayları biraz sistemli...En azından suçlamalar bu işlerin sistemli yapıldığı yönünde.

Hep Almanya diyoruz ya, yine onlardan bir örnek vermek istedim.2002 Dünya Kupasında final oynadılar.Ondan önce Euro 96'yı almışlardı.İngiltere'de hemde.Yarı finalde İngiltere'yi penaltılarla geçerek.İngilizleri bir kez daha kahretmişlerdi bu zaferleriyle.Sonrasında 98 Dünya Kupasında çeyrek final.Euro 2000'de ise 1. turda elendiler.Ve kabuk değiştirme zamanı geldi diyerek takımı kademe kademe revizyon ettiler.Yeni atılımlar yaparak devşirme oyuncu politikasını geliştirdiler ve her sene milyonlarca euroyu altyapı harcamaları için ayırdılar.2002 Dünya Kupası'nda final oynadılar, Euro 2004'de 1. turda elendiler.Kendi evlerinde düzenledikleri Dünya Kupası'nda yarı final oynadılar 3.oldular ama bu durumu 2002'deki finalden daha çok başarılı saydılar .Çünkü yeni bir yapılanmaya gitmişlerdi ve meyvesini alıyorlardı.

Almanya uyguladığı ve doğru teknik adam seçimiyle, alt yaş grubu milli takımlarda büyük başarılar yakaladı.Tıpkı İspanya gibi, Hollanda gibi. Euro 2008'de final, 2010 Dünya Kupasında 3. elde ettiler.Zaten bu iki şampiyonanında baş kahramanları bu 3 ülkeydi.Çünkü Almanya gibi Hollanda ve İspanya altyapıya yönelen takımlardı.Hem total futbol oynayıp hemde takımlarını çok iyi revize ettiler.Ayrıca başarıyı da hemen beklemediler.Meyve almak için ağacın olgunlaşmasını beklediler.Bizim gibi sabırsız değillerdi.

Avrupadaki 4-5 milyon nüfusumuz, şu anda, Alman Milli Takımına 2, İsviçre Milli Takımına 3, Avusturya Milli Takımına da 4 oyuncu, hatta Linchestein Milli Takımına da 1 kaleci armağan etti.Türkiye Milli Takımı'ndakileri, süper ligimizdeki ve Bundesligada oynayanları saymıyorum.Onların hepsi Türk kanı taşıyor.Demek ki kaynak sıkıntımız yok.Elimizde işleyebileceğimiz yaklaşık 5 milyon genç var.Yaşları 6 ile 12 arasında değişen.Ve bize düşen bu gençleri işlemek.Doğru hamlelerle onları Türk Futboluna kazandırmak.Menajerlere ve hiç oynatmadığımız yabancı futbolculara harcadığımız milyonlarca euroyu onların gelişimine aktarmak.Biz bunu başardığımız taktirde, ne Hiddink'i eleştiririz nede ondan sonra gelen teknik adamları.

Şimdi günlük başarılara aldanmadan kendimizi hazırlamalıyız.Play-off maçlarını geçemeyebiliriz.Bu dünyanın sonu değil.Turnuvaya gidip çokta başarılı olabilirizde.Bu iki durumda bizim için söz konusu.Hani çok övündüğümüz, Euro 2008 'deki geri dönüşlerimiz varya, aslında onu biz yanlış anlıyoruz.Biz heran her şeyi yapabiliriz çok güçlüyüz diye düşünüyoruz ama Avrupalılar bunu bizim dengesizliğimizden dolayı kullanmışlardır.Onlar bizim takımdan gerçekten çok korkuyorlar.Ciddiye alıyorlar fakat futbolumuzdan değil dengesizliğimizden.Ve son olarak Almanya'ya ve Davrazlı Mesut'a teşekkürler...

11 Ekim 2011

Bu nasıl gol sevincidir!


Biri yolun sonuna gelmiş, mazisi kupalarla dolu bir sinsi golcü, diğeri yolun başında ama temelini sağlam atmış tam kurnaz bir golcü.Fizik olarakta, tarz olarakta birbirine çok benziyorlar.İnzaghi 38 yaşında ama hala gol attığında çılgınlar gibi seviniyor.Boş kaleye dahi atsa o anda kendinden geçiyor.Dikkatimi çekti Falcao'da tıpkı İnzaghi gibi gol attığında kendinden geçiyor.Belki taklit gibi gelebilir ama gol attığındaki coşkusu gerçekten samimi geliyor bana...her ikisininde...



10 Ekim 2011

Rakip bir dev :Fenerbahçe

1982-1983 Sezonu
Türkiye Kupası Final 2. Maçı
15.06.1983, Çarşamba
Tevfik Sırrı Gür Stadı


Mersin İdman Yurdu Kadrosu : Salih Sayar, Mustafa Çimen ("Büyük Mustafa"), Metin Koyuncuoğlu, Tahir Temur, Nasır Belci, Levent Arıkdoğan ("Büyük Levent"), İsa Ertürk, Sertaç Yüzbaş, Mehmet Ali Karakuş, Haluk Tufan, Memik Ertanıroğlu.

Teknik Direktör : Gündüz Tekin Onay

Fenerbahçe ile oynadığımız son resmi maçın kadrosuydu.O sezon 29 puan toplamış fakat ligden düşmüştük.Yine aynı sezon Fenerbahçe ile  evimizde oynadığımız maçta 0-0 berabere kalmış deplasmanda 3-0 mağlup olmuştuk.Ligi 6. sırada bitiren Ankaragücü ile aramızda sadece 5 puan vardı ve o sezon bize oynanan oyunlar sonucunda ligi 15. sırada bitirerek küme düşmüştük.18 takımın oynadığı sezon yeni bir kural getirilmişti ve 4 takım küme düşecekti.Ve o dördüncü takım biz olduk.O sezonki Altay'ın bize yaptıklarını da hala unutmadık.

Rakibimiz Fenerbahçe içinde bu maç çok önemlidir.O sezon kazandıkları lig şampiyonluğunu Türkiye Kupası ile taçlandırmışlardı.Ve müzelerine götürdükleri son Türkiye Kupasıydı.O maçta gol atan oyunculardan Selçuk Yula daha sonraki bir köşe yazısında maçın ne kadar önemli olduğuna söyle değinmişti; ''O zaman benim için önemli değildi ama şu anda bütün Fenerbahçeliler'i üzen bir durum olduğu için söylüyorum.Yine aynı sezon finalde Mersin İdman Yurdu'na attığım golle Türkiye Kupası'nı kaldırmıştık.Aradan 24 yıl geçti.O kupa, hala o kupa... umarım o dönemde bu kadar önemli olmayan o gol, bu sezon arkadaşlarımız tarafından unutturulacaktır...

Hem rakibimizin hemde bizim 29 senelik bir özlemimiz söz konusu.O maçın hatırası büyük.Biz uzun süren özlemimizi bu sene bitirdik ama rakibimiz için aynı şey söz konusu değil.Sanırım bu özlemleri uzun süre devam edecek gibi.Bir haftalık milli maç mesaisi ardından tekrar kaldığımız yerden devam edeceğiz.Tam olmasa bile bir yerde rövanş karşılaşması gibi görülebilir.Fenerbahçe şu anda ligin en formda takımlarından.Deplasmanda 11 maç üst üste kazanarak rekor kırdılar.Ve ligde en son geçen sezonun 16.haftasında Ankaragücü'ne mağlup oldular.24 maçtır yenilgi yüzü görmüyorlar.22 galibiyet ve 2 beraberlikle imrenilecek bir performansları var.

Alex, Stoch, Dia, Baroni, Yobo, Gökhan Gönül, Semih, Bienwenü, Zigler, Emre Belezoğlu, Selçuk Şahin, Sezer Öztürk....daha bir çok ismi sıralayabiliriz.Tek tek hepsi Türkiye Liginin üstünde oyuncular.Bizim büyük sıkıntı çektiğimiz sol kanatta, onların forma şansı vermediği Dia ve Uğur Boral var.Yine o bölgede Stoch ve Caner Erkin gibi alternatifleri var.Ve en büyük kozları Alex De Souza var.Tek başına bir takım hüvüyetinde.Her an gol yapma becerisi yüksek bir isim.Peki biz bu kadar önemli oyuncular ve takım olmuş rakibimiz karşısında ne yapabiliriz!

1982-1983 sezonunda tüm yapılan hilelere ve saha dışında oynanan oyunlara karşı onurlu bir mücadele veren Gündüz Tekin Onay'ın talebeleri gibi mücadele ederek.Asla pes etmeyerek.Terinin son damlasına kadar...Top rakipteyken iyi kapanıp kaptığımız toplarla hızlı çıkıp, kontratakla tehlikeler yaratarak.Top rakip oyuncudayken baskı yaparak ve en önemlisi sinirlerimize hakim olarak.Bir oyuncu iki kişilik oynayarak.Biz bu maçı kaybedebiliriz.Bir 10 sene sonra kimse hatırlamaz kaybettiğimizi.Fakat biz kazanırsak futbol tarihide bizi her zaman hatırlar.Nihayetinde karşımızda 24 maçtır yenilmeyen bir ekip var.Deplasmanda 11 de 11 yapmış bir dev var.Ben bir taraftar olarak inandım.Biz taraftarlar olarak inandık.Çünkü biz Kırmızı Şeytanlarız.Biz o gün yine her zamanki yerimizde tribünde olacağız.Sesimiz kısılana kadar destek vereceğiz.Artık iş futbolcularımızda.Onlarda inanırsa tarih bizi asla unutmaz....

Play-off maçları öncesi rakibimiz!



''1950 Dünya Kupasına finansal sorunlar nedeniyle katılamayan,  24 Nisan  1968'de Polanya'ya, 14 Kasım 1984'de İngiltere'ye, 14 Ekim 1987'de yine İngiltere'ye 8-0 mağlup olan, 17 Haziran 1951'de, 1954 Dünya Kupası şampiyonu yenilmez batı Almanya'yı hemde kendi evinde 2-1 mağlup eden, tüm imkansızlıklara rağmen büyük bir özveri gösterip sonunda yazı-tura atışıyla İspanya'yı geride bırakıp 1954 Dünya Kupası'na katılan,  1991 Yılında Fatih Terim öncülüğünde Akdeniz Oyunları'nda final oynayan ve şampiyon olan, daha sonra aynı jenerasyonla 1996 Avrupa Şampiyonası'na katılan, o jenerasyonun son yıllarında 2002 Dünya Kupası'nda ve 2008 Avrupa Şampiyonası'nda 3.lük kazanan...''

Türkiye Futbol Federasyonu, 1992 yılında özerliğine kavuşarak özgün bir yapı haline gelmiş, futbolumuz için çok önemli bir temel atmıştır.Türk futbolu bu özerklik ile finansal açıdan ilerleme kaydetmiş olup siyasilerinde elini futboldan biraz olsun çekmesiyle rahat bir nefes almıştır.Türk Futbol Tarihide bu özerlik statüsünü kazandıktan sonra önemli başarıları sayfalarına yazmıştır.Uzun bir durgunluktan sonra Sepp Piontek döneminde yardımcılık görevini üstlenen ve  bu dönemde U21 takımıyla Akdeniz Oyunları'nda şampiyonluk yaşayan Fatih Terim'le başlayan çıkışımız bugüne kadar devam etmiştir.Ara ara istikrarsızlık gösterse de başarılarımız devam etti.Zaman zamanda Letonya, Azerbaycan, Estonya gibi takımlara tarihi zaferler kazandırdık.

Aslında bilindiği üzere Türk Futbolu Fatih Terim'le yani bir Türk Hoca'yla yükselişe geçmedi.O yükseliş zaten olacaktı.Nedenmi? 1984-1985 yılında Galatasaray yönetiminin futbol takımının başına getirdiği Jupp Derwall sayesinde.Evet bugünkü, kulüp takımı düzeyinde de, milli takım düzeyinde de başarılarımızın arkasında bir Alman yatıyor.Bugünkü uygulanan antrenman metotları, futbolcuya olan yaklaşım, zihinlerdeki mental değişim hepsi onun sayesinde kazanıldı.Derwall sadece Türk futbolunu geliştirmekle kalmadı, Türk antrenörününde vizyon sahibi olmasını sağladı.Mustafa Denizli O'nun eseriydi.Galatasaray Derwall'le başlattığı Alman ekolünü kısa bir dönem Held, sonra Feldkamp, Holman ve Safting'le devam ettirdi.Bir sezon iskoç Souness'le çalıştıktan sonra, yine çıraklık olmasa bile kalfalık dönemini bir Polonya asıllı Alman hocanın yanında geçiren Fatih Terim'le çalıştı.

Bir Alman Hoca'nın ( Derwall) yetiştirdiği Mustafa Denizli ile o zamanki adı Avrupa Kulüpler Şampiyonası olan şimdiki Şampiyonlar Liginde yarı final yaşadı.Bir başka Alman'ın yanında stajını tamamlayan Fatih Terim'le Uefa Kupasını kazandı.Yine bu büyük zaferi yaşayan kadroyla Avrupa Süper Kupası ve Şampiyonlar Liginde çeyrek final sevinci yaşadı.Galatasaray'ın kulüpler düzeyinde yakaladığı bu başarıların mimarı olan iskelet kadroyla 2002'de bir Dünya Üçüncülüğü yaşadık.Evet takımlarımızın başında bir Türk antrenör vardı ama temelimizi yine Almanlar atmıştı.Birinci Dünya Savaşına katılırken bile arkamızı Almanlara dayamıştık.Ve yine bugün Avrupa Şampiyonasına gitmenin ilk ayağı olan play-offlara katılmak için yine Almanlara ihtiyacımız var.Maalesef yine göbeğimizi onlar kesecekler.

Şampiyonlar Ligi finalinde oynayan ilk Türk olan Yıldıray'ı Almanlar yetiştirdi.Bugün A Takım kadromuzda onların yetiştirdiği 6 oyuncu yer alıyor.Ligimizde Almanya çıkışlı 100'e yakın oyuncu forma giyiyor.Çok övündüğümüz, Real Madrid'de oynuyor dediğimiz Nuri'yi, Hamit'i hatta Mesut'u bile onlar yetiştirdi.Ve bugün yine işimizin bir kısmı onlara kaldı.Almanlar futbolumuza elini atana kadar bir kaç zaferimiz dışında önemli bir gelişme yok.Önemli ama sadece bir kaç tane.Almanların futbolumuza elini attıkları 1985'ten sonraki zaferlerimize bakınca bazı şeyleri daha iyi kavrayabiliyoruz.

Bize futbolcu yetiştirdiler ve halada yetiştiriyorlar.Önümüzü açmak için rakiplerimizi yeniyorlar.Peki biz ne yapıyoruz.Bugün onların bu zaferlerinin mimarı olan Löw'ü, ülkemizde teknik adamlık yaptığı dönemde günlerce tartışıyoruz.Teknik direktör değil diyoruz.Biz her şeyi çok iyi biliyoruz ya...''Yeniköy kasabı'' lakabı taktığımız  kişi ( Del Bosque ) takımını Dünya Şampiyonu yapıyor biz uygulamaya çalıştığı 4-4-2 taktiğini tartışıyoruz, oyuncu seçimlerini kurcalıyoruz.Her maç sonunda hakem hakkında atıp tutmadığını tartışıyoruz.Adam ben hakem hakkında konuşmam dedikçe pısırığın teki hakkını bile savunmuyor diyoruz.Hatayı kendimizde aramak yerine günlük zaferlere aldanıyoruz.

Kuralar çekilip rakiplerimiz belli olduğunda, süper gruba düştük hepsi şeker gibi takımlar biz kesin birinci oluruz diye havalara giriyoruz.Ve bugün gördüğümüz üzere yine eloğluna muhtaç kalıyoruz.Almanlar yine üzerine düşeni yapacaklardır.Belçika'yı yenerek önümüzü açacaklar.Bizde bir şekilde Azerbaycan'ı yeneriz herhalde! Peki iş play-off lara kaldığında arkamızı kime dayacağız.Olası bir plaf-off eşleşmesini geçtikten sonra tüm bu sorunları unutacağız.Hele ki turnuvada yine iyi bir hava yakalarda, büyük zaferler kazanırsak ne olacak.Dediğim gibi yine tüm bu sorunlarımız gidecek.Bir sonraki şampiyonada kesin biz şampiyonuz moduna geçeceğiz.Ve bu kısır döngü sanırım hep devam edecek.Asla sorunun kaynağına inemeyeceğiz.İnmeyeceğiz.

Şimdi benim için önemli olan bu şampiyonaya katılmak değil.Buna katılamazsan diğerine katılırsın.Bu dünyanın sonu değil.Ama bir iskeletimiz, olmadan bir futbol kültürümüz olmadan, sağlam bir altyapımız olmadan, üst yapımız bir yerde çöker.Ya bugün ya da yarın.Unutmamalıyız.Günlük başarılara değil daimi başarılara ihtiyacımız var.