11 Aralık 2014

Kurnaz Correa

Yandaki fotoğraftaki kişi Joaquin Correa. 20 yaşında ve Arjantinli. Şuanda Estudiantes de La Plata'da oynuyor. Orta ofans oyuncusu ama göbekte de oynayabiliyor. Bir nevi Nasri vari bir futbolcu. Ama çok uyanık. Öyleki Manchester City'ye transferi söz konusu. Tabi oynayacağının garantisi yok. Bir de AB dışı bir ülke vatandaşı. Mevcut şartlar aleyhine yani...

Tabi bizim Correa kurnaz. Atalarım İtalyan diyerek hemen soluğu İtalya'da aldı. Samdoria ile görüştü. Pasaport almak için uğraşıyor. İtalya'daki mevcut uygulama Correa'nın lehine. Daha önce Brezilyalı Motta, Trezeguet, Camoranasi gibi hem bir çok Arjantin ve Brezilya asıllı oyuncu bu uygulamadan yararlandılar. Bir çoğuda yararlanma derdindeler. Hatta bir dönem Fenerbahçe'ye transfer olan sol bek ( Fabiano'ydu sanırım ) o da bu uygulamadan faydalanmıştı. Köklerinin İtalya'dan gittiğini kanıtlamaları yeterli oluyor. Tabi Avrupa kulüplerinin de işine geliyor bu durum...
 Şuanda Benfica, Chelsea ve Inter pusuya yatmış bekliyorlar. Correa City ile sözde anlaştı. Sampdoria'da kiralık oynayacak gibi bilgiler var. Ama her ne olursa olsun Correa futbol hayatını Avrupa'da devam ettirecek. 

10 Aralık 2014

İşin Sırrı... Kongolo


Bilindiği üzere sezon başında Feyenoord defans hattından stoperler İndi ve Vrij'i kaybetmişti. Sağ bekleri Janmaat'da Newcastle United'in yolunu tutmuştu. Sezona çok kötü bir başlangıç yapan Feyenoord, Keoman'dan sonra göreve getirdiği Rutten ile önceleri iyi bir kimya yakalayamamıştı. Lakin 15. hafta itibariyle 9 golle ligin en az gol yiyen ekibi Feyenoord olunca bu işin sırrı nedir arkadaş diyenler oluyor elbet..

Hollanda U15-16-17-18-19-20-21 ve en sonunda da yaz başında A Takım... Luis van Gaal 2014 Dünya Kupası'nın kadrosunu açıkladığında herkesin gözü belki Terence Kongolo'nun üstünde değildi ama O'nun çok yönlü iyi bir stoper olacağından van Gaal'in hiç şüphesi yoktu. İsviçre'nin Fribourg kentinde doğmuş, Surinam asıllı Hollanda vatandaşı sol bek-stoper Terence Kogolo'dan bahsediyorum. İsviçre'de doğduğu için vatandaşlık hakkı var ama kullandı mı-kullanır mı orasını bilemiyorum...

Kardeşi Rodney var birde. Sneijder'in kardeşi misali O'nun da ismi Rodney ama kardeş Sneijder'den daha iyi bir futbolcu olacağı kesin. Bu yaz başında Manchester City'nin akedemisine transfer oldu. Önlibero da yakın bir zamanda Yaya Toure'den formayı alır mı bilinmez ama 18. yaşını (şuanda 15 yaşında) doldurmadan ismini duyacağımız kesin. Rodney ayrı bir mevzu... İzleyip analiz edince paylaşırım...

Asıl meselemiz olan Terence Kongolo'ya dönelim... Surinam asıllı Hollandalı'nın artısını eksisini yazacak değilim. Zaten yazarsak ayıp ederiz zira kapısında şuanda: Manchester United, City, Barcelona, Bayern Munich, Tottenham, Borissia Dortmund... bekliyorlar... Daha yazacak bir iki takım daha var!

Kongolo'nun patlaması bu sezon oldu ama ayak sesleri geçtiğimiz sezon başında duyuluyordu. Geçtiğimiz hafta sonu itibariyle Sauthampton ile üst üste 3. mağlubiyetini alan ama iskelet kadrosunun yarısından fazlasını kaybeden bir takım için harikalar yaratan Ronald Keoman'un  A takıma dahil ettiği Kongolo geçtiğimiz sezon ligin son 3 maçında direk olarak ilk 11 başlamıştı. Luis van Gaal'in de Feyenoord'un tandemini baz alarak kurguladığı Hollanda Milli Takımı ile Brezilya giden Kongolo Ekvador'a karşı da sol bek-sol stoper olarak mücadele etmişti.

Sezon başında Türk futbol severlerinde Beşiktaş'ın Feyenoord ile oynadığı Şampiyonlar Ligi 3. ön eleme turu maçında çıplak gözle izleme fırsatı bulduğu Kongolo, Hollanda'da ki ilk maçta sol bek oynamış, İstanbulda'ki ikinci maçta ise stoper mevkinde görev almıştı. Keoman geçtiğimiz sezonun 27. haftasında Groningen maçında 5'li defans kurgusunda sol bekte Nelom'un yokluğunda Kongolo'yu oynatmıştı. O maçı tribünden takip eden van Gaal'de 2014 Dünya Kupası'na benzer bir taktiği tercih etmişti. Aslında birbirlerinden hiç haz etmeyen van Gaal ve Koeman'ın taktik paslaşmaları da epey ilginç olmuştu. Zamanında Barcelona'da van Gaal'in yardımcılığını yapan Keoman, daha sonra Ajax'da da birlikte çalışmıştı van Gaal'le...

20 Kasım 2014

Çok Mu Çok Şey İstiyoruz Aceba...

Semih Kaya ile şuan Liverpool'da yedek kulübesinde bekleyen Sakho'yu stil olarak çok benzetirim. Hemen hemen aynı jenerasyondan sayılırlar. Sakho'yu PSG'nin fukara günlerinden beridir izlerim takip ederim. Bir dönem çok üst seviyelere çıkacak gibi oldu ama sonrasında PSG'yi arap sermayesi alınca milyonlarca euro verilip alınan yıldızların arkasında kaldı. Sonrasında soluğu Liverpool'da aldı. Bu sezon sadece 3 maçta 249 dakika süre alabildi. Oysa PSG tarihinin en genç kaptanı olmuştu Senegal asıllı stoper... Konumuz Sakho değil elbette. Lafı açılmışken iki kelam edelim dedik. 


Asıl meselemize dönecek olursak Semih'in bu günlerine gelmesini ''tesadüf eseriydi'' gibi saçmalıklarla açıklayamayız elbet. Kartalspor'da oynadığı dönemde sahada ne oynayacağını bilmeyen bir Semih vardı... Pozisyon almasını bilmeyen sokakta top oynayan çocuklar gibi savunma yapmaya çalışan bir Semih... Bugün hala beklenen seviyeye gelmedi ama o günlere nazaran epey yol katettiğini söylemeye lüzum yok!.. Yalnız üzerinde Ujfalusi'nin emeği büyük diyebiliriz. Semih'in Çek oyuncu ile partner olduğu günlerdeki Galatasaray defansının istatistikleriyle bile bunu çok rahat görebiliriz. O zamanda orta sahada Selçuk-Melo vardı bugünde aynı adamlar o mevkide. Haa... Değişenler oldu elbette... Mesela savunmayı hücumdan başlatan Elmander takımdan ayrıldı. Mesela 3'lü, 5'li savunma oynadı takım.. Yeri geldi 3'lü orta saha kurgusuna dönüldü filan... Ama Semih'de o günlerden üstüne koymak yerine yerinde saydı. Sanırım şimdilerde de kredisinden yiyor gibi...

Son dönemde kendi kalesine attığı goller filan bunların yazımın ana temasına gram katkısı yok. Her oyuncu bu talihsizliği yaşayabilir. Bakınız Krammer'e... Dortmund'u ligde tekrar dirilten golü attı belkide... Hem de orta saha çizgisi yakınından kendi kalesine. Olabiliyor yani... Asıl mesele Semih'in sahada ne yapacağını bilmemesi. Adam adama savunmayı beceriyor. Ama alan savunmasında bir eksiklik var. Bu eksikliği Ujfalusi tecrübesiyle kapatıyordu ama bugün o tecrübe Semih'in yanında yok. Son dönemde Chedjou zekasıyla ve pozisyon bilgisinin Semih'e göre daha iyi olmasıyla GS defansını toparladı ama her dönemde iyi bir partneri olacağı kesin değil. Burada dikkat çeken nokta altyapı eğitimi.

Kamerunlu Chedjou 18 yaşına kadar altyapı eğitimini ülkesinde aldı. Sonrasında 1 yıllık bir İspanya macerası var. Yani mastırını Laliga'da Villareal altyapısında tamamladı. Akabininde Fransa... FC Pau, Auxerre B, FC Rouen. Lig 1'de Lille'nin dikkatini çekmesi 22-23 yaşlarına denk geliyor. Ve Lille'e gelene kadar aldığı eğitim ve edindiği tecrübe parayla bile satın alınamaz. Lille'de oynadığı dönemde Süperlig'e değil de bir başka Avrupa takımına da gidebilirdi. O kalite ve kumaş Chedjou'da var. Aynı kalite ve kumaş Semih'te de var ama hala içimize sinmeyen bazı püf noktaları da mevcut.

Bugünlerde Mancini'nin Inter'i için ismi geçiyor Semih'in. Gidebilir aslanlar gibi oynar... Belki şansızlıklar yaşar sakatlanır filan... Her şey olabilir. Doğru teknik adamla çok şey katabilir futboluna. Bizim oyuncularımız futbol gelişimini 24 yaşından sonra fark edilebilir şekilde yükseltiyor. Bu bir gerçek. Burak Yılmaz, Umut Bulut, bizim kaleci Nihat Şahin, Selçuk İnan ilk aklıma gelenler. Bu isimler doğru teknik adamlarla 24-25 yaşından sonra birden gelişen oyuncular. Ama her şey doğru teknik adamı bulmaktan geçiyor. İşin garip ve enteresan tarafı da bu. Rüştü Barca'da doğru teknik adamla çalışmadığı için mi başarısız oldu yoksa 30 yaşına geldiği halde zaman zaman doğru pozisyon almasını bilmediği için mi? Barça'dan sonra neden bir başka Avrupa takımıyla devam etmedi? Rüştü kötü bir kaleci diyebilir miyiz. Tarih çarpar adamı. Ama olay altyapıda bitiyor. 30 yaşını geçmiş bir kaleciden yeni bir şey öğrenmesini bekleyecek durumda değildi Avrupalı. Mehmet Topal bugün defansif orta saha kavramına başka bir boyut kazandırmayı Valencia'da başarmış olsa 30 yaşındaki Javi Fuego'nun yerinde şimdi O oynayacaktı. Ama bugünkü fiziksel durumu Laliga'yı kaldırır mıydı? Oysa ligimiz fizik gücü yüksek bir lig olarak tabir edilirken...

Daha bir çok örnek verebiliriz. İş örnekleri bulmakta değil çözüm üretmekte. Dünya'ya 600 sene hükmeden Osmanlı çağı yakalayamadığı için yıkıldı. Biz futbol alanında çağı yakaladık. Ama 2003-2004 senesine kadar. Sonrasında Fransa'nın başı çekip 97 yılında temelini attığı 2002'ye getirdiği akabininde İspanyolların devrimi devam ettirdiği ve bugün Almanların zirvesine çıktığı yeni bir dönem başladı. Arkadan Belçika geldi. Slovakya, Bosna gibi 2. klasman ülkeler yolda ve geliyorlar. Biz yatırımlar yapıyoruz ama statlara ve tesis yapımına... Oysa iş eğitimde. Bu eğitimi de verecek eğitimcilerimiz yok maalesef. Geçtiğimiz sezon dikkatleri üzerine çekip sezon başında Barcelona'ya giden Alen Halilovic'in yetiştiği Dinamo Zagreb'in altyapı tesislerinin FB-BJK yada GS'nin altyapı tesislerinden daha iyi olduğunu kim söyleyebilir? Ya da Gençlerbirliği tesislerinden. Ya da Gaziantepspor tesislerinden...

Ülke futbolu çöktü-çöküyor-çökecek gibi kuramlardan bir an evvel kurtulmamız lazım. Evet başarısızlığı tartışıyoruz ama sadece kavga ederek! Herkes kavga ediyor. Tartışmıyor. Onu bile beceremiyoruz maalesef. Çözüm yok... Çözüm üretmekten uzağız. Neden biz de Almanlar gibi devrim yapamıyoruz ya da İspanyollar gibi oynayamıyoruz noktasından bir adım uzağa gidebilmiş değiliz. 45 yıldır altyapıya bir lira yatırım yapmamış Mersin İdmanyurdu şuanda ligde 4. sırada. Ve biz bu sezon süperlige yükseldik. Bir lira kalıcı gelirimiz olmadan! Ve icrada bekleyen 60'ın üzerinde dosya sırada beklerken. Ve en kötüsü transfer yasağı gelmiş kulübün altyapısında, A takıma alacak doğru dürüst bir tane oyuncusu yokken... 

Yazıyı daha da uzatabiliriz. Bu ülkede her sıkıntı da, her konu da milyonlarca bulabileceğiniz örnek var. Biz maalesef üretken bir millet değiliz. Ürettiğimiz tek şey kaos ortamı... Ve kendimizi her konuda dev aynasında görmemiz. Biz çıtayı çok yükseltiriz sonra gerçekleri görünce gerçeğin kendisini kabullenemeyiz. Sonrası malum. Tartışır dururuz. Gerçi onu bile kaosa dönüştürerek yaparız...

18 Kasım 2014

Tekrar Hoşbulduk


Bir amatör olarak başlayıp bir amatör olarak devam ediyorum hayata... Bu bloga yazdığımda sene 2009'u gösteriyordu. Uzun zaman oldu gibi hikayelere girmeyeceğim elbette... Ama uzun aralar verdiğim doğrudur yazmaya...

2 senelik bir aranın ardından eğitim hayatıma tekrar başladım. Kısmetse 6-7 aralıkta sınavlar var. Azimle ve hırsla ders çalışıyorum. Tabi zaman buldukça. Sene başında winonbet.com sitesi için Hollanda Ligi Eredevise editörlüğüne başladım. Spor33 tüm hızıyla devam ediyor. İçel TV'de salı akşamları Önlibero ile yine ekranlarda boy gösteriyoruz. Arada ulusal medya ve dergiler için röportajlara devam. Yani zaman ile münasebetimiz çok hışırtılı...

Bu arada ana konuya tekrar döneyim. Bloga küsmedim. Devam ediyorum. Türküsev Blog'dan Fırat kardeşim bu habere sevinir mi bilem ama :) yazılarıma kaldığı yerden start vereceğim tekrar. Bilmiyorum artık okurumuzda kaldı mı ama olsun. Burası benim huzur bulduğum bir köşe. Akşamları fırsat buldukça köşemde olacağım. Bilginize...

14 Ekim 2014

Yeni Bir Sayfa Açabilmek!



Milli Takım bir maçtan daha hüzünle döndü. Maalesef yine beklenen sevinç yumağını oluşturamadılar. Oysa ülke son aylarda gerçek bir kaosun içinde. Milli Takım ile alacağımız galibiyetler bir nebzede olsa ülkemize nefes aldıracaktı. Olmadı.. Maalesef...

Olmaması dünyanın sonu değil elbette. Zaten son aylarda da ciddi anlamda bir milli destek kaybı var. Son 6 turnuvaya katılamamış bir milli takım ve sürekli beklenen ama bir türlü gerçekleştirilemeyen yapılanmalarımız mevcut. Ersun  Yanal ile başlayan süreç daha sonra Fatih Terim'in 2. kez teknik adam olmasıyla bitti. Ardından Guus Hiddink'le yeni bir süreç başladı. Ardından Abdullah Avcı bu yapıyı bir nebze olsun yukarı taşıyacakken bir Selçuk İnan krizi onunda sonunu getirdi. Ersun Yanal'ın sonunu hazırlayan süreç ise şimdilerde ''Paralelci'' diye adlandırılan Hakan Şükür idi.

Abdullah Avcı gitti. Tekrar Fatih Terim geldi. Geldiği dönemde kısa vadede başarı sağladı. Son Hollanda maçını kazanmış olsak bir ihtimal Brezilya 2014'de biz olacaktık. Kısa vadede gelen başarı bizleri ümitlendirdi ama maalesef son 3 maçta bu ümidimiz yine kayboldu. İzlanda maçı ile başlayan yeni süreçte gördük kü biz kendimizi gerçekten çok büyütmüşüz. Medyasından taraftarına... TFF Başkanı'ndan Futbol Direktörü'ne... Hemen her hattıyla...

Almanlar evlerinde düzenledikleri 2006 Dünya Kupası'nda çeyrek finale çıktıklarında çocuklar gibi şenlerdi. Oysa Almanlar sayısız final oynamış, 4 kez Dünya Kupası'nı kaldırmış, 3 kez Avrupa Şampiyonu olmuştu. Ama o günkü Alman Milli Takımı 2002 Dünya Kupası'nda final oynamış Euro 2004'de ise dibe vurmuştu. 2000'li yıllarında başında kendilerini bekleyen hazin sonu gören Almanlar hemen yeni bir yapılanmaya gidip kulüplerden başlayarak kendilerini revize ettiler. 2006'da çeyrek finali başarı görüp üstüne koyarak gittiler. Futbolcu yetiştirip havuzlarını genişlettiler. Hatta bizim için bile yetiştirdiler. Şimdi ise zirvedeler. Ve asla hiç bir takımın galibiyetini TESADÜF görmüyorlar.

Biz ise sürekli konuşuyoruz. Önlem almıyoruz. Proje geliştirmiyoruz. Futbolcu yetiştirmiyoruz. Oysa futbolumuz için öyle büyük dönüm noktaları oluşmuştu ki... Mesela Bursaspor bir tabuyu yıkıp bu ligde şampiyon oldu. Olmaz denileni gerçekleştirdi. Mesela şike süreci çok önemli bir dönüm noktasıydı. UEFA acımadan cezayı keserken biz sürecin üstünü örttük. Şike var ama sahaya yansımamış! dedik olayı bitirdik. Temizlenmedik. Temizlenemedik! Maalesef... Oysa yeni bir sayfa açmamız için gereken bütün konjöktür oluşmuşken...

Dün maçtan sonra ki Letonyalı olduğunu düşündüğüm gazeteci bizi kısaca özetledi. ''Bu beraberlikte mi tesadüftü'' derken Sinyor Terim'e...

Hayattaki en büyük ilim ''kendin bilmektir.'' Biz kendimizi bilmiyoruz. Maçtan önce dev aynasında görüyoruz kendimizi maçtan sonra ise acımasızca eleştiriyoruz. Oysa çare basit. Kanayan yarayı bulmak. Sahaya çıkan ilk 11'imiz nerede hata yaptı diye tartışacağımıza sorunun kökenine inmek. Marka kaletisi gibi zırvalıklardan çıkıp gerekirse kazma küreği elenize alıp stat zeminlerinden başlayarak bu soruna el atmak...

Maalesef kendimizi dahi tanımıyoruz. Önce kendimizi bilsek bi farkına varsak sonra hatalarımızı bulacağız ama biz hangi boyutta yaşadığımızı bile bilmiyoruz...

23 Temmuz 2014

Leandro Paredes & Salih Uçan

Roma bu sezon başında mevcut kadrosundaki Adem Ljajc,Miralem Pjanic ve Kevin Strootman'ın yanında Fenerbahçe'den Salih Uçan ve Boca Juniors'tan Leandro Paredes'i satın alma opsiyonuyla kiralık olarak kadrosuna kattı. İlginçtir her iki oyuncuda aynı mevkinin oyuncusu ve her ikiside 1994 doğumlu. Ve her ikiside 2 yıllığına kiralık olarak kadroya katıldı.


Aslında ilginç kelimesini kullanmam büyük hata. Nedeni ise Roma her iki oyuncuya da yatırım yaptı. Ve bu iki oyuncunun futbol kalitesinin benzerliği asla tesadüf değil. Roma bu işi hakkıyla yapıyor. Artık günümüz futbolunda merkez orta saha kavramının oyunu her iki yönüyle oynayan orta saha oyuncusu olarak değişmesi Salih ve Paredes'i ne denli kıymetli kıldığı su götürmez bir gerçek. Ve Roma'nın yatırımını bu yönde yapması futbolun ticaretini bildiklerini göstermekte...

Şimdi asıl mesele ise Salih'in ne yapacağı konusunda. Aslında bu bi yerde Türk Futbolu'nun İtalya'da ki çok büyük sınavı. Çünkü Salih İtalya'da sadece kendisini değil Türk Futbolu'nuda temsil etmekte. Zira Arjantinli rakibi karşısındaki vereceği sınav bundan sonraki Salihlere referans olacak. Paredes ve Salih arasındaki rekabet Romalı yöneticilerin bundan sonraki hamlelerinde çok önemli bir karar olacak. Avrupa'da futbola 1-0 yenik başlayan Türk Futbolu 20 yaşındaki Salih'in ayaklarına bakacak bir yerde...


Roma göle yoğurdu çaldı. Arjantinli Paredes'ten pek kaygıları yok ama Salih konusunda biraz çekimserler. 2 yıllık bir takipten sonra aldılar. Salih'in futbolcu kalitesinden değilde bizim çarpık altyapımızdan çekinmeleri bizim yıllardır dillendirdiğimiz ama bir türlü çare bulamadığımız büyük yaramız...

Roma'da Salih'i bekleyen bir diğer forma mücadelesi daha olacak. Bu sezon altyapıdan çıkan 95'li Luca Mazitelli'de Roma'nın umut beslediği isimlerden. Bunu da dipnot olarak kaydetmekte fayda var...

14 Haziran 2014

Teknik Adamların Gecesi


Dünya Kupası'na 2. gün A ve B Grubu maçlarıyla devam edildi. Günün ilk maçında A Grubu'nun takımları Meksika ve Kamerun karşı karşıya geldi. Günün ikinci maçında ise iki dünya devi İspanya ve Hollanda karşılaştı. Tam 6 golün atıldığı maçta Van Gaal'in futbol zekası ve taktik anlayışı Dünya Kupası'nın seyrini değiştirdi. Gecenin son maçı ise çok çekişmeli geçti. Güney Amerika ekibi Şili'nin galibiyeti B Grubu'nda gözleri İspanya-Şili maçına çevirdi.

MEKSİKA-KAMERUN

Dünya Kupası vizesi alana kadar 3 teknik adam eskiten ve gelen her teknik direktörle sistem değişikliğine giden Meksika tabiri caizse yorulmadan 3 puanı aldı. Tabi bunda rakip Kamerun'unda maçtaki isteksizliği en önemli etkendi. Turnuva öncesi prim krizi yaşayan Kamerun Milli Takımı şuana kadar izlediğim maçlarda en etkisiz oynayan takımdı. Meksika ise elemlere nazaran daha  iyi bir takım görüntüsündeydi. Özellikle Porto'lu Hector Herrera maçın en etkili ismiydi. Yağan sağnak yağmurunda etkisiyle seyir zevki oldukça düşük olan maç ile A Grubu'nda ilk maçlar tamamlanmış oldu.

İSPANYA-HOLLANDA

Dünya Kupası başlamadan önce hemen herkesin favorileri arasında gösterilen İspanya için tek sorun üst üste kazanılan 3 turnuva ve oyuncuların başarıya doymuşluğu olacağıydı. Milli takımın iskeletini oluşturan Barcelona'nın sezonu kupasız kapatması da İspanya Milli Takımı için bir diğer handikaptı. Turnuva öncesi bir diğer korkulan nokta ise milli takımı bırakan Puyol'un yerine defansın ortasında kimin komutan olacağıydı. Dün yedikleri 5 golü buna bağlayamayız elbette ama Ramos ve Pique'ninde çok iyi bir ikili oluşturdukları söylenemez. Brezilya'dan renklerine bağladıkları Diego Costa'nın zekası ile buldukları penaltı ile maçta öne geçmelerine rağmen Hollanda'ya değil Luis Van Gaal'e yenildiler. İspanya'nın ayağa pas sisteminin (tiki-taka) temelini atan Hollandalı yine bu sistemin açıklarından faydalanarak maçtan galip ayrılan taraf oldu. Her maçtan önce rakibe göre sistem hazırlayacağını belirten Van Gaal, dün gece ilk hamlesini başarı ile tamamladı. Şimdiden 2. turu garantiliyen Hollandalı bana göre çeyrek final içinde çok önemli bir adım atmış oldu.

ŞİLİ-AVUSTRALYA

Yeni sezonda Marsilya'nın başına geçecek olan Bielsa'nın mirasını devralan Sampaoli takım kurgusuyla çokta oynamadı ve Bielsa'ya olan sadakatini gösterdi. Bielsa'nın Arjantin Milli Takımı'yla başlayıp gittiği her takımda oynatmaya çalıştığı 3-3-1-3 sistemini ve varyasyonlarını kullanan Sampaoli defans kurgusunu ise bir türlü düzeltemedi. Avustralya maçına neredeyse 2-0 galip başlayan Şili ikinci yarıda ise Euro 2008'de çeyrek finalde Türkiye ile karşılaşan ve maçta 2-0 öndeyken Tükiye'ye 3-2 kaybeden Hırvatistan'ın akibetine uğrayacaktı. Neyseki önce ofsayt ardından Sampaoli'nin yaptığı oyuncu değişiklikleri maçı 3-1 almalarını sağladı. Avustralya fizik gücü yüksek ve yan toplarda etkili bir takım. Altın jenerasyonlarından tek başına kalan Cahill'de 35 yaşında ve sahada 60 dakikalık bir performans sergiliyebiliyor. İki kanat oyuncusu Oar ve Leckie'nin ayağına bakan Yunan teknik adam Ange Postecoglou'nun başka bir oyun planı yok. Daha iyi bir teknik adam ve Cahill'in yerini alabilecek daha iyi bir santforla bir sonraki turnuvada iş yaparlar. Leckie'ye ayrı bir parantez açmakta fayda var. 19 yaşında geldiği Almanya'da futbolunu daha iyi noktalara getirdi. FSV Frankfurt ile iyi bir sezon geçiren Leckie dün maçında en etkili isimlerindendi. Cahill'e bir çok pozisyon hazırlyan Leckie bu sezon başında Gaziantepspor'un transfer ettiği gurbetçi oyuncu Emre Nefiz'inde takım arkadaşıydı.

13 Haziran 2014

Scolari'nin Bireysel Kumarı

Ve beklenen gün geldi. 2010 yılına kadar kupayı en son kazanan takımın açılış maçını oynadığı Dünya Kupası ev sahibi Brezilya'nın Hırvatistan ile oynadığı maç ile startını verdi. Futbola doyduk mu diye sorarsanız hemen herkesten aynı cevabı alırsınız: HAYIR

Scolari daha önce Lucescu ile hiç görüştümü yada hiç bir maçını izledi mi bilmiyorum ama saha kenarında Lucescu'yu çokça hatırlattığını belirtmek isterim. Tıpkı Romen teknik adam gibiydi Brezilyalı. Meslektaşı gibi babacan ve sevimli. Maç sonundaki açıklamalarıda fazlasıyla Lucescu variydi. Neymar'ın üzerine kurduğu takım bizlere Lucescu'nun 2003 yılında Beşiktaş'ta Sergen'in üzerine kurduğu takımı anımsattı.

Oysa Brezilya fazlasıyla bol yetenekli oyuncuya sahipken Scolari orta sahaya 2 adet işçi (Luiz Gustavo ve Paulinho) onların amiri olarakta sahaya Neymar'ı çıkarmış. Neymar'ı hoş tutarak kupaya uzanmak nasıl bir kurgudur ve ne kadar güvenlidir bilemiyorum ama şimdilik Japon hakem sayesinde tutmuş görünüyor.

Maça üzerinde ev sahibi olmanın baskısı ile başlayan Brezilya'da ilk 11 herkesin beklediği gibiydi. Bu sezon Tottenham'da fazla forma şansı bulamayan Paulinho ve Luiz Gustavo ile orta sahada mücadele gücünü yükseltmeyi hedefleyen Scolari, Neymar ve diğerlerinin (Oscar, Hulk ve Fred) bireysel yeteneklerine güvenmeyi tercih etti. Bu da Brezilya'nın sahada organizasyon eksikliğine yol açtı. Maça damga vuran ve Brezilya'nın kazanmasına yol açan detay da bu oldu. Bireysel yetenekler bireysel hataların önüne geçti.

Scolari'nin maç sonundaki açıklamarı da kupaya nasıl hazırlandıklarını kısaca özetler gibiydi. ''Neymar özel bir oyuncu ve O'nu sahada hoş tutmalıyız.'' Yani takımdaki 10 futbolcu sadece Neymar üzerine oynayacak. Oysa 2006-2010 yılları arasında görev yapan Dunga takımı kurgularken yıldız isimleri değil takım oyununu ön planda tutmuş ve önemli işlere imza atmıştı.

Hırvatistan'da değinecek olursak onlar Brezilya'dan takım olma yönünde bir adım daha öndeydiler ama bireysel hataları maçı kaybetmelerine yol açtı. Modric hala Şampiyonlar Ligi Kupası'nın verdiği mutluluğu unutamamış. Keza Rakitic'de Sevilla ile kazandığı Avrupa Ligi Kupası'nın...

11 Haziran 2014

Pedriel: Central Striker


2008-09 sezonunda uygulamaya konulan yabancı oyuncu kuralı 1. Lig'de çok olmasa da hafızalarda yer bırakan yıldız adayı futbolcular çıkardı. İlk sezonda 2 olarak belirlenen yabancı oyuncu kuralı şimdilerde Akhisaspor'un başarısı için ter döken Bruno ile start vermişti. 32 maçta 21 gol gibi olağanüstü bir performans sergileyen Brezilyalı için sonraki durak Kızılyıldız takımına kadar uzanmıştı.

Sonrasında Adanaspor'dan Mbilla ve Kbong, Orduspor'dan Akaminko, Mersin İdman Yurdu'ndan Joseph Boum, Erciyesspor'dan Bikoko, Giresunspor'dan Pedriel gibi potansiyel vadeden bir çok isim 1.Lig'de kendini gösterip başka takımlara transfer oldular. Şimdilerde Eskişehirspor forması giyen Lawal'da 1.Lig çıkışlı bir futbolcudur.
 
Mersin İdmanyurdu'nun yeni transferi Ricardo Pedriel Suárez'inde startı Orduspor'lu Bruno gibi olmuştu. 2009-10 sezonunda Romanya'dan Steaua Bükreş'den kiralık olarak gelen Bolivyalı ilk sezonunda toplamda 32 maçta forma giyip 14 gol atma başarısı gösterdi. Topla buluştuğu anda ceza sahasına olan hakimiyeti ve usta gol vuruşları Pedriel'in yeni adresini Sivasspor olarak belirledi. Çiçeği burnunda hocamız Rıza Çalımbay Pedriel için 200 Bin euro bonservis bedeli ödetmişti Sivasspor'a...

2010-11 sezonunda Sivasspor formasını 26 kez terleten Pedriel 8 kez fileleri havalandırdı. Bu sezonunda az forma giymesindeki en büyük unsur o dönem takımda Mehmet Yıldız gibi 3 büyüklerin gözdesi bir forvet olmasıydı. 1.Lig'den transfer olmuştu ve Rıza Çalımbay'ın yedek kulübesi için tercih ettiği bir isimdi Pedriel. 2011 yazında Bolivya formasıyla da Copa America'da da 1 maça çıkıyordu.

2011-12 sezonu ise Pedriel için daha verimli bir sezondu. Mehmet Yıldız lig başlamadan takımdan ayrılmış ve Rıza Çalımbay'ın transfer yapmak için önünde çok uygun bir zaman kalmamıştı. Enaramo ile forvet hattını paylaşan Pedriel sezonu 9 gol ile tamamlıyordu. Partneri Enaramo ise 15 gol atma başarısı gösteriyordu. Sivasspor o dönemde ligi 50 puanla bitiriyor ve Avrupa biletini kıl payı kaçırıyordu.

2012-13 sezonda daha fazla forma giyen ama daha az gol atan bir Pedriel vardı. Forvet hattını Aatıf ve Enaramo ile paylaşan Pedriel ligde sadece 3 gol atabildi. Daha çok yardımcı forvet rolünü üstelenen Pedriel'in Türkiye Kupası'nda da 2 golü bulunuyordu.

Geçtiğimiz sezon ise Bolivyalı için pek parlak geçmedi. Çalımbay'ın takımdan ayrılmasıyla birlikte Pedriel'de ülkesinin Bolivar Kulübü'nün yolunu tuttu. 2013 Clausura Şampiyonu olan Bolivar takımında 1 maça çıkan Pedriel sezonu Libertoderes Kupası'nda 3 Dünya Kupası Elemeleri'nde 1 olmak üzere toplamda attığı 4 gol ile tamamladı.

Uzman Görüşü

Avrupa macerasına Romanya'da Steaua Bükreş ile başlayan Bolivyalı aslında tipik bir Türk futbolcusunu andırıyor. Her özellikten az biraz var. Hava toplarına hakim, gol vuruşları iyi, ceza sahasına hakim, oyuncu eksiltebilen bir yapısı var. Lakin golü koklayan bir yapısı maalesef yok. Topla buluştuğunda iş yapıyor ama top kazanmak için ekstra bir çabası yok. Yani ayağına gelirse oynuyor. Giresunspor'da forma giydiği dönemde asıl adam olan Pedriel, Sivasspor'da ise daha çok yardımcı forvet rolünü üstlendi. Kariyerine göz attığımızda çok gol atma başarısı gösteremeyen Bolivyalı her teknik adamın en azından yedek kulübesinde görmek istediği futbolculardan. Bireysel yetenekleri çok üst seviyede olmayan Pedriel tam bir takım oyuncusu. Romanya'da bekleneni verememesi de bireysel anlamda sahada ekstra bir şeyler yapamamasından dolayı. Bu sezon Çalımbay'ın sisteminde yine yardımcı forvet rolünde izleyeceğimizi düşündüğüm Pedriel yanında Enaramo'da olursa çok ekstra katkı sağlar. Yada Enaramo tipinde bir santrafor...  

Por Redacción Central - Los Tiempos


30 Mayıs 2014

Dünya Kupası Statları

Dünya Kupası'nın başlamasına 2 hafta kaldı. Brezilya'da hemen her gün organizasyon karşıtları eylem yapıyor. Stat inşaatları henüz %100 oranına ulaşmadı. FIFA tedirgin ama Brezilya Federasyonu gerekli bütün güvenceleri veriyor. Bizim de buruk bir heyecanla bekleyişimiz devam ediyor...

Gelin bu heyecanın yaşanacağı, o müthiş atmosfere mekan olacak statları kısaca inceleyelim..

Arena Amazônia - Manaus

 İsminden de anlaşılacağı gibi Amazon bölgesinde ki eski Vivaldao Stadı'nın yerine inşa edilmiştir. 44 bin kişilik kapasitesi olan stat Alman mimarlık firması gmp Architekten tarafından tasarlanmıştır ve 2013 yılında bitirilmesi öngörülmüştür. Fakat şu ana kadar stadın %90 bitirilebilmiştir. Kupa boyunca 4 grup maçına ev sahipliği yapacaktır.


Arena das Dunas – Natal

Eski Machadao Stadyumu'nun yerine inşa edilen Dunas Stadyumu 43 bin kişilik. Stadın inşası büyük oranda bitti. En büyük özelliği ise çatısının yapraklar gibi tasarlanması... Arena das Dunas Stadı'da turnuvada 4 grup maçına ev sahipliği yapacak.

 

Arena Pernambuco - Recife

Asıl adı Antônio Augusto Ribeiro Reis Junior olan frikikleriyle ünlenen eski Lyon'lu Juninho'nun memleketi olan Recife şehrindeki stat turnuvanın en gözde statlarından. Maliyeti 500 milyon $ olan stat 2013 yılında tamamlandı. Turnuva boyunca toplam 16 maça ev sahipliği yapacak.


Arena Pantanal - Cuiabá

İnşaat süresi en sıkıntılı olan statlardan biri Arena Pantanal. Bulunduğu şehirde önemli bir kulüp olmamasından dolayı eleştiri alan bu stat 43 bin kapasiteli ve halihazırda inşası devam ediyor.Çok amaçlı inşa edilen statlardan..


Arena Castelao - Fortaleza

 

 

 Ceara ve Vitoria takımlarına ev sahipliği yapan Castelao Stadı eski bir stat. 1973 yılında yapılan stat Dünya Kupası için yenilenen statlardan. Kapasitesi 63903 olan stat turnuvanın en çok maç yapılacak statlarından. 16 maça sahne olacak stat çeyrek final müsabakalarına da ev sahipliği yapacak.

 

Estadio Nacional Mane Garrincha – Brasilia


 

 Brezilya'nın başkenti Brasilia şehrindeki stadyumun ismi 1958 ve 1962 Dünya Kupalarını kazanmış olan efsane futbolcu Mané Garrincha'dan gelmektedir. Bu statda eski bir stat ve Dünya Kupası için yeniden inşa edildi. Kapasitesi 71412 olan stadyum geçen sene Konfederasyonlar Kupası'nın açılış maçına ev sahipliği yapmıştır. Grup maçlarının haricinde 3.lük maçı bu statda oynanacaktır.

 

Arena da Baixada – Curitiba

 

41 bin kapasiteli stat 199 yılında açıldı. Güney Amerika'nın en modern statlarından olan Baixada Stadı Atletico Paranaense takımına ev sahipliği yapmaktadır. Bu stadyumda grup maçları haricinde 2. tur maçları oynanacak.

 

 

Estadio Jose Pinheiro Borda – Porto Alegre

 

Porto Alegre şehrindeki stadyum 1969 yılında açılmıştır. Brezilya'da bu stadın çok hayranı vardır. Öyleki 2010 yılında yenileme çalışmalarının başlamasıyla hayranları tuğla ve demir katkısında bulunmuştur. 52 bin seyircili stadyumun çatısı sonradan eklenmiştir.

 

Arena Itaipava Fonte Nova – Salvador

 

Bahia Eyaletindeki stadyum 55 bin kişilik kapasiteli. Çok modern bir stadyum olan Arena Itaipava Fonte Nova Dünya Kupası ve Konfederasyonlar Kupası için inşa edildi. Ayrıca 2016 Yaz Olimpiyatları'nda da futbol maçlarına kapılarını açacak.

Mineirao – Belo Horizonte

 

 62,160 seyirci kapasitesiyle bulunduğu şehrin en büyük futbol stadyumu konumundadır. Çeşitli futbol organizasyonlarının dışında, Cruzeiro futbol kulübü stadyumu sürekli olarak iç saha maçları için kullanmaktadır. Futbol karşılaşmalarının yanı sıra, çeşitli şarkıcıların konser organizasyonlarında da kullanılmaktadır.

Arena de Itaquera – Sao Paulo

65 bin kişiye ev sahipliği yapan stadyum Sao Paulo ekiplerinden Corintihans takımına ev sahipliği yapıyor. Geçtiğimiz sezon Konfederasyon Kupası maçlarından sonra tekrar tadilata giren stadyumda iş kazası yaşanmış ve 2 işçi hayatını kaybetmişti. Grup maçlarının ardından yarı final maçları da bu stadyumda oynanacak.

 

Maracana – Rio de Janeiro

Raphaël Galvão ve Pedro Paulo Bernardes Bastos adlı iki mühendis tarafından çizilen stadyumun temeli 2 Ağustos 1948'de atıldı. 16 Haziran 1950'de yapılan açılış maçında Rio de Janeiro All-Stars ile São Paulo All-Stars karşı karşıya geldi. 1950 Dünya Kupası finalinde yaklaşık 200 bin kişiye ev sahipliği yapan stadyumu bugün bilmeyen taraftar yoktur. Flamengo ve Fluminense takımlarına ev sahipliği yapan Maracana 2010 yılında tekrar yapılarak kapasitesi 78.838 kişi olarak tasarlanmıştır. Final maçına ev sahipliği yapacaktır.

 

18 Şubat 2014

İki Ezeli Rakip FB-GS / GS-FB

Cümle kurarken başına hangisini önce getirsek diğer takımın taraftarının tepkisini çekiyoruz. Aslında ortada bir aymazlık yok. Yazının başına Fenerbahçe'yi önce yazsak Galatasaray Kulübü daha küçük bir kulüp mü olacak? Allah aşkına neyi paylaşamıyoruz? Ya da neyin kafasını yaşıyoruz?

Sezon başında Beşiktaş çok iyi bir başlangıç yaptı. Sleven Bilic ile çok iyi bir uyum yakaladılar. Erken olmasına rağmen Siyah Beyazlı taraftarlar şampiyonluk türküleri bile mırıldanmaya başladılar. Ta ki olaylı Galatasaray maçına kadar. Sonraki süreçte benim ilk cümlem Beşiktaş'ın bu sezon şampiyonluğu göremeyeceği idi. İlk 4 haftada 4 galibiyet alıp sadece 2 gol yiyen Beşiktaş, olaylı maçtan sonra kendini toparlayamadı... Camia çok güçlüydü ama medya ve siyasi destek neredeyse yok denecek kadar azdı. Düşünsenize 100 yılı devirmiş bir kulüp... 13 defa bu ligde şampiyon olmuş bir kulüp... Beşiktaş!

Galatasaray maçındaki yaşananlar çok büyük olaylardı. Yadsınamaz elbette. Lakin Fenerbahçe'nin son 3 sezonda yaşadıklarının yanında çapı biraz küçük kalırdı. Bir dönem neredeyse iflasın eşiğine gelen Galatasaray'ında yaşadıkları kolay şeyler değildi. Ama ne Fenerbahçe ne de Galatasaray yıkılmadılar. Sallandılar ama yıkılmadılar. Beşiktaş'ta yıkılmadı ama bu iki kulüp gibi hemen şampiyonluklar yaşayıp birden de dirilemedi. Çünkü bu ülkede, doğusundan batısına, her iki taraftardan biri ya Galatasaraylı ya da Fenerbahçeli.

Maalesef durum bu. Sosyal medyada bile bu iki kulüpten birini destekliyorsan kafadan yüzlerce takipçin oluyor. Hele birde janjanlı laflar edip taraftarı galeyana getirecek ateşli cümleleri kurdun mu... Ohhh senden alası yok. Öyleki bir takım taraftarı diğer takımın taraftarını tabiri caizse düşmandan bile daha alçakça görüyor. Öyleki sahadaki futbolcu bu iki takımın birine mensupsa diğer rakiplerinin tüm değerlerine küfür etmeyi kendine hak görüyor. Ve bu iki takım taraftarı bunun üzerinden birbirine savunma/sataşma yapıyor. Ortak bir fikir üretemiyorlar bile. Biri kendi futbolcusunun küfretmesini savunurken diğeri o futbolcuya lanet okuyor.



Maalesef ülkemizde sistem bu iki takım üzerinden yürüyor. Siyaset bile bu iki takımla yatıyor bu iki takımla kalkıyor. Spor bültenlerini söylemeye gerek var mı? Misal Kayseri'nin iki takımın düştüğü durumu Kayseri kanalları bile hafta da 1 saat bile tartışmıyorlar. İzmir gibi bir şehrin süper ligde neden takımının olmadığı sorgulanmıyor bile. Altınordu Kulübü'nün yeniden doğuşunun ışıltılarını bile göremiyorlar. Bursaspor'da Enes Ünal'ı Avrupa devleri izliyor Hikmet Karaman  ben oyuncuyu tanımıyorum bu benim ayıbımdır diyor kimse bunu umursamıyor. Mustafa Reşit Akçay gibi bir değerin kıymeti bilinmiyor. Elindeki dar kadroyla Avrupa'da yenilmiyor ama bugün işsiz.

Kulüpler borç batağında. Takım şampiyonluğa oynuyor ama kaldığı tesiste sabaha kadar düğün yapılıyor. Hoca emniyet müdürüne ricada bulunuyor.. Bari düğünün birini erken bitirsinler diye. Çünkü ertesi gün şampiyonluk maçına çıkacak. Mersin 30 senedir tesis yapamıyor. Şehrinde Akdeniz Oyunları yapılmış ama kulüp yetkilileri bir antrenman tesisi dahi yapamamış/yaptıramamış. 25.000 kişilik stat boş durumda bekliyor. İçindeki mühendisin aylığını ödeyemez durumdaki kulüp bugün şampiyonluk yarışında. Milyon dolar borç kapıda bekliyor. Eski stadın personelinin maaşı bir yıl geriden geliyor. X bir kulüp bir sezonda 30 farklı oyuncuyla sözleşme imzalamış bunlardan 15 tanesi antrenman tesisine dahi gelmemiş bunu denetleyecek bir kurul dahi yok!

Ama gündem Sarı Lacivert yada Sarı Kırmızı. Futbolumuzun başında bir iş adamı. Sporcu kökenli bile değil. Milyon dolarlar havada uçuşuyor ama başarı desen yerlerdeyiz. FIFA Şubat Ayı Sıralaması'nda ilk 30'da bile değiliz. Beğenmediğimiz düşman gördüğümüz Ermenistan bile bizi geçmiş durumda. Bunu konuşan kaç tane spor yazarımız var? Maalesef bu iki ezeli rakip ebedi dost kulübümüzün futbolumuza verdiği zararı göremiyoruz. Yıllardır konuşulup yazılan şeyler hep havada kalıyor. Kimse sorunun derdine inmiyor. Şehir kulüpleri bir bir amatör liglere doğru kayıp giderken bizim sürekli gündemimiz bu iki kulüp. Öyle bir güçlendiler ki artık kökleri tüm ülkeyi sardı.

Medyada, kahvehanelerde, oyun salonlarında, sokakta, iş yerlerinde hatta statlarda dahi bu iki takım konuşuluyor. Adam Adana'nın yada Mersin'in maçına gelmiş sırtında bu iki kulüpten birinin forması. Aynı statda iki hafta üst üste maç izliyor. Birinde deplasman tribününde Fenerbahçe formasıyla, iki hafta sonra Mersin tribününde Beşiktaş'a karşı Mersin İdman Yurdu formasıyla... Hangi duygu gerçek olan? Fenerbahçe formasıyla Mersin İdman Yurdu'na karşı galip gelmek mi? Yoksa Mersin İdman Yurdu formasıyla Beşiktaş'ı mağlup etmek mi?

Yada gerçekte mağlup olan kim sizce? Bitmiş olan futbol kültürümüz mü? Yoksa her geçen gün daha da yozlaşan futbol sevgimiz mi?

Ya da her ikisi mi?