8 Aralık 2015

Biz Bize Yeter Miyiz?

''Believe you can and you're halfway there''

Takip edenler hatırlayacaklardır birkaç hafta önce Bülent Korkmaz için 2007 yılındaki yarım sezonluk Erciyesspor macerası sonrası kariyerinde ibrenin bir türlü yükselişe geçmediğinden bahsetmiştik. Harikalarla dolu futbolculuk kariyeri sonrası teknik direktörlük kariyeri vasatın üstüne hiç çıkamamıştı. En azından eldeki veriler bunu işaret ediyordu.

Geçtiğimiz hafta oynanan Eskişehirspor maçı öncesi ligimizin önemli bir teknik direktörüyle sohbet imkanım oldu. Kendisine Eskişehirspor'dan teklif geldiğini ama takımda ışık görmediği için görevi kabul etmediğinden bahsetti. Tabi kolay değil takım düşüren teknik adam olmak. Bu mesleğe gönül veren hiç bir teknik adam cv'sinde öyle bir detayın olmasını istemez. Bu Bülent Korkmaz içinde son derece geçerli bir anektod. Ve bugün Kırmızı Lacivertli ekip için bir dünya sıkıntı büyüyerek üzerlerine bir çığ gibi geliyor.

Bu minvalde baktığımızda Bülent Korkmaz için istifa en kolay çözüm. Ligin ilk yarısı dahi bitmemiş ve sezon sonu olası bir küme düşmede suçlanmayacak bir kaç kişiden biriyken... Lakin hiç bir sorumluluk olmadan istifa etmek yerine Bülent Korkmaz tam tersine mücadele etmeyi seçti. Demek ki gördüğü bir umut ışığı var. Şehrin görmediği, taraftarın görmediği o ışık! Gelen, destek veren taraftarlığın kötü günde taraftarlık olduğunu gösterenlere asla lafım yok ama gelmeyenlerden tek ricam Bülent Korkmaz'ın maç sonu açıklamalarını bir kez daha dinlemeleri...

Çaykur Rizespor maçına gelince...

Maçı gol yemeden kapatmak takımın psikolojisi içinde çok önemliydi. Bu sezon küme düşme hattında yer alan takımlar arasındaki makasın açılmaması sanırım Mersin İdman Yurdu için kötü giden sezonda önemli detaylardan biri. Bunun dışında takımında ''takımdaşlığı'' hatırlaması çok daha önemli bir detay. Tabi bunda futbolcuların zihinlerinde sadece futbol oynama düşüncesinin olması da çok önemli. Burada da iş yönetime düşüyor. Artık dilenci kültürünü bırakıp kalıcı çözüm bulmaları şart! Her başınız sıkıştığında Belediye yardıma koşsun, iş adamları takıma sahip çıksın nidalarından fazlasını bulmaları gerekiyor.

30 Kasım 2015

Mourinho, Labbadia, Bülent Korkmaz ve Mesut Bakkal



Takip edenler bilirler Jose Mourinho'nun Chelsea'si geçtiğimiz sezon müthiş bir performans göstermiş ve ligi de şampiyon kapatmıştı. Aynı kadro ve aynı teknik adamlı Chelsea bu ise sezon küme düşme hattının hemen üstünde ve çok tartışılıyor. Kimileri bu kötü gidişi bayan doktorları Eva'nın kovulmasına bağlarken kimileri de Portekizli'nin tıpkı ilk Chelsea macerasındaki gibi ''3. yıl sendorumu''na bağlıyorlar. Şüphesiz tartışmaya açık bir konu ve ucunun nerede kopacağı aşikar.

Gelelim İngizler'in pek hazzetmediği Almanlar'ın 1. Bundesliga'sına. Orada da Bayern ve diğerleri olarak kümelendireceğimiz 2 ayrı lig var. Bayern'den sonrakilerin oynadığı ligde şüphesiz Dortmund favori. Wolsburg, Leverkusen, M.Galdbach, Herta Berlin hatta Schalke takımları Dortmund'un peşinden gelenler... Bu zirve adayı takımların haricinde öyle bir takım daha var ki şüphesiz hemen herkesin beklemediği sürpriz çıkışı yaptı. Kim mi onlar? Bruno Labbadia'nın talebeleri. Son iki sezonu play-out oynayarak geçiren, Doğu Almanya'nın en iyi takımlarından biri olan Hamburg'un futbolcuları...

Bu sezona hemen hemen aynı kadrolarla yola çıkan, biri geçtiğimiz sezonu şampiyon bitiren diğeri play-out maçında son dakikada bulduğu golle maçı uzatmaya götüren ve uzatmalarda bir frikik vuruşu sonrası ligde kalan takımlar. Günümüze baktığımızda Chelsea 15 puanla küme düşme hattından sadece 5 puan uzaktayken, Hamburg 21 puanla 3. Wolsburg'un sadece 4 puan gerisinde. Yani:Futbolcu isterse durumu.

Ülkemize gelelim. Malum bizde hemen her sezon bir çok takım kadrosunu yeniler. Kadro istikrarı nadir görülen detaydır bizde. Teknik adamlarda çok sık değişir kadrolar gibi. Gönderilmesi en kolay isim teknik adamdır. Sonrasında transfer dönemlerinde futbolculara gelir sıra... İşin sırrı da tazminattır! Verirsin gider. Olay budur kulüp başkanları için...

Mersin İdman Yurdu'da bu sezona zorunluluktan dolayı kadro istikrarını koruyarak başladı. Ama yaşadığı transfer yasağının getirisi olan futbolculara bağımlılık ise maalesef başını fazlasıyla ağrıttı. Öyle ki futbolcu arkadaşlar maçların belli bölümlerinde oynar gibi yaparak yönetime dolaylı olarak mesajını iletti: ''Para varsa bizde oynarız!''

Yukarıda iki örnek vererek başladım yazıma. Son bir kaç yılda elle tutulur tek başarısı ligde kalabilmek olan Hamburg ve son 2 sezonun birinde şampiyon olmuş diğerinde ise şampiyonu belirleyen takım olan Chelsea örnekleriyle. Kendini özel adam olarak gören Jose Mourinho takımına olan hakimiyetini kaybettiği an hiç olan adam olma yolunda hızla ilerlemeye başladı. Sosyal medyada izlemişsinizdir dün Tottenham Derbisi'nde Diego Costa'nın yedek kulübesinde hocasına doğru yeleğini attığı videoyu. Maalesef takım üzerindeki hakimiyetinin bittiğinin resmiydi o video. Diğer tarafta Almanya'nın kuzeyinin en iyi takımlarından Hamburg ise onca yönetim hatasına rağmen Labbadia'nın takımına olan hakimiyeti ile belkide son yıllardaki en rahat sezonunu yaşayacak bu yıl. Belkide önümüzdeki sezon Avrupa Kupaları'nda izleyeceğiz Doğru Almanlar'ı.

İşin özü futbolcu gurubu isterse Hamburg örneğindeki gibi sizi zirveye taşıyabiliyor, yada tam tersine Chelsea örneğindeki gibi milyonların önünde rezil edebiliyor. Geçmişinizdeki yakaladığınız başarıların pek bir önemi kalmıyor. Sanırım Eskişehirspor maçı sonrasında da Bülent Korkmaz'ın kafasından bu geçti. Açıklamaları da bu yöndeydi. Futbolcuların maçı kazanmak istemediğini söyledi ya da söylemeye çalıştı.  Oysa futbolcuya dayalı sistemi kırmak adına sezon başında çok çalışan biri vardı. Osmanlıspor maçı sonrası istifasını sunmak zorunda kaldı...

16 Kasım 2015

Elma Diyorum!





Ay benim bitiren öksüzlüğüm
Ay benim sararan ömrüm
Bir eski resim değer gözlerime ölürüm...

Ben senin yasak ülkene düştüm
Bilsen nasıl düştüm,
Yoruldum yokluğunda...
Sesinin en yanık notasında
İşte bahar
işte gözlerin
İşte ben
Elma dersem çık tuvalden

Bir eski zaman getir bana
Sonra beni götür parça parça...
Ay benim çocuk gönlüm
Ay benim kör gözüm ay!
Bir eski resim değer gözlerime ölürüm...

Ben senin yasak ülkene düştüm
Bilme nasıl düştüm
Gözlerin benden yana değil artık
Yağlı boya bir İstanbul
İşte öfkem
İşte sabrım
İşte ben
Elma dersem çık tuvalden...

Zamana sığmıyorum artık ve
"Elma" diyorum....

Gülten Kaya / Eylül 2000

2 Kasım 2015

Hikayelerle Dolu Maç


Fotoğrafı hatırlayanlarınız çoktur... Eski Romalı Mexes'in Lazio'nun Kaptanı Mauri'yi boğazladığı ve maçı 3-1 Lazio'nun kazandığı o meşhur müsabaka. Dün yine karşı karşıya geldi o iki takım. Ve bu fotoğrafın kahramanları maça yedek kulübesinde başladılar. Milan'ın ilk 11'inde altyapısını Roma'da almış (Cerci,Bertolacci ve Romagnoli) 3 oyuncu vardı. Yedek kulübesinde de psikopat Mexes... Buna karşın Lazio'da ise Milan altyapılı Alessandro Matri.

Dedim ya hikayelerle dolu maç. Milan 3 değişiklik yaptı bunun ikisi mecburiyetten geldi. Tıpkı gündüz maçında Napoli'yi evinde ağırlayan Genoa gibi... Gasperini'de 3 değişiklik yaptı sakatlıklar yüzünden. Elinde hamle şansı kalmadı garibanın... Milan maça 6 çakılı oyuncuyla defans yaparak başladı. Alan daralttı ve hızlı ataklara çıkmayı denedi. Başardı da. Lazio ise Total Futbol felsefesini bu sezon daha fazla benimsemiş olacak ki sürekli ayağa pas yaptılar. İlk topları kullanan Onazi ile bu iş olmadı. Zamanında Galatasaray'la ismi anılan Biglia'yı da iki Milanlı kontrol altında tutunca Lazio tıkandı. Zaman zaman Candreva'ya atılan uzun toplarda da taktik değişikliği yapmayı denediler. Lakin Candreva eski Candreva değildi...

Futbol bu işte... Golün nasıl ve ne zaman geleceği hiç belli olmuyor. Tandemini bir Brezilyalı birde Arjantinli'ye emanet eden Pioli'ye cezayı kesen ise eski Romalı Bertolacci oldu. Mauricio ve Gentiletti'nin izlediği topu Bertolacci izlemedi. Ardından sakatlandı çıktı 1991 doğumlu kahraman. Ardından Cerci denedi ama direk müsaade etmedi. Bunun gibi bir kaç atak girişimi daha oldu Cerci'nin ve her defasında Lazio tandemi ağır kaldı pozisyonlarda. Oysa Cerci'de bu lig için çok hızlı sayılmayacak bir forvetti.

İkinci yarıda herkes Roma Derbisi öncesi Lazio'dan geri dönüş beklemeye başladı. Ta ki 51. dakikaya kadar. Sabıkalı Mexes Alex'in kötü sakatlandığı pozisyon sonrası tandeme yerleşti. Ve oyuna girdikten 2 dakika sonra Lazio taraftarının en çok korktuğu anı yaşattı... Bu maçta golü yemek istemeyecekleri tek adam olan Mexes skor tabelasını değiştiren isim oldu. Eski bir Romalı... Ardından 79. dakikada Bacca'dan yedikleri gol derbi öncesi çok can sıkıcı oldu.

Lazio karşısındaki son galibiyetini 2009'da alan Milan... İki eski Romalı'nın Lazio ağlarına bıraktığı goller... Philippe Mexes... Ve en önemlisi 17 yıllık futbol kariyerinin 14 yılını Milan'da geçirmiş Abbiati ile CV'sinde Real Madrid kalesini korudu yazan Diego Lopez'in yerine Milan kalesinde 16 yaşındaki Donnarumma... Ve daha daha önemlisi ise eski bir Lazio futbolcusu olan Sinisa Mihajlovic'in attıkları gollerin hiç birinde sevinç gösterileri yapmaması... Kolay değil tabi Lazio'nun yaşadığı son şampiyonlukta O'nunda imzası vardı nede olsa..

 

Jornada 10 - La Liga


Aylardan Kasım ve El Clasico'ya tarih olarak 3, lig haftası olarak 2 hafta kaldı. Real Madrid kazanıyor ama futbolu çok keyif vermiyor. Zaten Alonso'nun değilde Casemiro'nun oynadığı bir orta sahayı gördükçe keyif veren futbol beklemek abes geliyor bana...  Messi'yi çıkar geriye ne kalır diyenlerin haklı çıkıp çıkmayacağı 4 hafta izledik ve Barca bu süreçte 2 Şampiyonlar Ligi, 4'de La Liga maçı oynadı ve sadece Sevilla'ya deplasmanda kaybettiler. Bu maçlardan Bayer Leverkusen, Rayo Vallecano, Eibar triosunu 1-0 geriden gelip kazandıklarını da belirtmekte fayda vardır diye düşünüyorum!


30 Ekim 2015

Erciyesspor Sonrası Bülent Korkmaz



-derler ki; Rinus Michels'den önce Total Futbolu Macarlar 1950'lerde zaten oynuyordu. Zoltan Czibor, Nandor Hidegkuti, Sandor Kocsis, Jozef Bozsik ve Puşkaş gibi zamanın en büyük yıldızlarıyla bizim Milli Takım düzeyinde henüz gol dahi atamadığımız İngilizler'i hem de İngilizlerin mabedleri Wembley'de 6-3 hezimete uğratan ve modern futbolun temelini atan Gusztav Sebes ile 1980'li yıllarda Portakallar'ı Dünya 2. si yapan 1988 Avrupa Şampiyonu yapan Rinus Michels'in kemikleri sızlıyordur bügünlerde. Yaşamadıklarına seviniyorlardır zira...

Ligin 6. haftasında oynanan Osmanlıspor-Trabzonspor maçını bir kez daha hatırlayalım: Osmanlıspor 42. dakikada Torje'nin attığı golle 1-0 öne geçti. Sonrasında devre biterken Musa Çağıran kırmızı kart gördü ve Başkent ekibi ikinci yarıda 45+ dakika 10 kişi oynadı. Bu bölümde rakip kaleye de 2 gol bıraktı. Oysa 8. haftada evinde oynadığı maçta Osmanlıspor karşısındakinden daha fazla sıkıntılı bir Trabzonspor vardı Mersin İdman Yurdu'nun karşısında. 30+ dakika 10 kişi oynadığı rakibinden 2 gol yedi ve o bölümlerde rakibinin de 2 topu direkten döndü. 


 Bülent Korkmaz Türk Futbolu'nun gelişim kaydettiği yıllarda tecrübeli sayılacak yaşlardaydı. Önemli zaferler yaşadığımız 1996 ve 2000 Avrupa Şampiyonası ve 2002 Dünya Kupası'nda Türk Futbolu'nun yaşadığı değişimin mimarlarındandı. Şerefli mağlubiyetçilerin bittiği ve artık kazanan nesilin temsilcisiydi. CV'sinde bir UEFA Kupası bir de Avrupa Süper Kupası var. Gelin görün ki teknik adamlık kariyeri ise sanırım ''maalesef'' dedirtecek gibi. Kayseri Erciyesspor ile başlayan kariyeri sonrasında Bursaspor, Gençlerbirliği, Galatasaray, Bakü, Karabükspor ve tekrar Erciyesspor ile hüzüne giden yol...

Trabzonspor maçının bir izahatı vardı belki. Takım ilk galibiyetini almak yeni bir başlangıç yapmak için stres altında oynadı ve geri yaslandı. Peki ya dün? Dünün bir izahatı var mı? Khalili sakatlandı böyle oldu demek yeter mi! İkinci yarı rakip kaleye gitmeyi hiç düşünmeyen ve tek düşüncesi Çanakkale Geçilmez olan bir oyun yapısı ve son dakikada gelen gol ile giden 2 puan. Oysa benzer bir senaryoyu çok değil 2 hafta önce Trabzonspor karşısında yaşamışken. Oradaki kaostan çıktı bu takım ama her senaryonun sonu aynı bitmiyor işte...

Bülent Hoca'nın ilk Erciyesspor serüveni nispeten başarılıydı ama sonrası hep hüsran oldu. Mersin İdman Yurdu öncesi bir Erciyesspor macerası daha yaşamıştı... Belki yeni bir başlangıç yapabilmek adına... Sonrası malum. Umarım o malum senaryo Mersin'de tezahür etmez.

26 Ekim 2015

Captain Sergio...


Şimdilerde mahalle maçı yapan çocukları göremiyoruz. Nesil değişti diyoruz ama o değişen nesle mahalle maçı yapacak boş bir arazi yada yeşil alan bırakmayanlarda bizleriz... Babamların kuşağı Metin Oktayları, Selçuk Yulaları, Gerd Müllerleri, Platinileri görmüş bir nesil... Haliyle onları Ronaldinho, Beckham, Rivaldo, Del Piero gibi oyuncular kesmedi-kesmiyordu. Morientes'in bitiriciliği, Zidane'nin futbol aklı, Pirlo'nun ''Futbol Senfonisi'' ya da Lizarazu'nun bir anda hücumda bitivermesi... 

Mesela en büyük amcama; bizlerin gıpta ile bakarak hayran kaldığı ve ne büyük kaleci dediğimiz Manuel Neuer öyle aman aman bir kaleci gelmiyor! Çünkü o zamanında Lev Yaşin'i siyah beyazda olsa izlemiş... Bir çok futbol sever bugün Neuer'in kalecilik tanımını değiştirdiğini düşünse de ismi Rusca'da Aslan anlamına gelen Yaşin bunu 1950'li yıllarda zaten başarmıştı. Neuer'in ki bi yerde taklite giriyordu... Evet Neuer iyi kaleci... Saygıyı fazlasıyla hak ediyor ama her nesil için değil!

Modern futbol diyoruz ya bugün... Endüstriyelleşemeye yüz tutmuş ve borsaya yenik düşen... Oysa modern kelimesini 1970'li yıllarda der Kaiser libero mevkinde oynayarak futbol literatürüne çoktan sokmuştu... Şimdilerde futbolumuzda tartışıla duran ama Avrupalılar'da en azından dillerinde bir karşılığı olmayan ön libero kavramı... Fatih Terim çapa mapa yeni icat çıkarmayın demişti 7 ihtimalli bir denklemi çözerek vizesini aldığımız Euro 2016 yolunda... Çek Cumhuriyeti ve İzlanda maçlarından önceydi sanırım... 

Claude Makalele'den sonra daha farklı bir anlam kazanan İngilizlerin back to back dediği defansif orta saha oyuncusu... Oysa İmparator Franz Beckenbauer 1966 Dünya Kupası'nda o mevkide forma giymiş ve dört gol ile, gol krallığında üçüncü olan dört futbolcudan biri olmuştu. Ayrıca o turnuvanında yıldızlarındandı...

Örnekler uzar gider... 2006 Ballon d'Or ödülünü kazanan ve 33 yaşında Real Madrid'de transfer olma başarısı gösteren Cannavaro'yu kim beğenmez? Ama O'ndan önce Matthias Sammer vardı... Peki ya Nesta? Her kuşak Milanlı Paolo Maldini için ne diyebiliriz ki... Peki ya Sergio Ramos için... 

Real Madrid'e geldiğinde hemen her futbol sever O'nun için ödenen yüksek bonservis bedelini, Real Madridliler ise O'nun 4 Numara'nın yeni sahibi olup olamayacağını tartışıyordu. 4 Numara'nın önceki sahibi Fernando Hierro idi ve O'nun boşluğu öyle kolay dolmazdı. Bana göre de öyleydi ve hala aynı düşünce değişmiş değil benim için.

Sevilla'dan alındığında sağ bek ve stoper oynayabiliyordu, yaşı gençti ve geleceği çok parlaktı. Başarılı da oldu-oluyor-olacaktır. Neticede yaşı daha 29 ve hala en pahalı defans oyuncuları listesinde top 5'de. Buna karşın sempatik olup olmadığı tartışılır. Bir çok futbol severinde antipatisini kazanmıştır. Saha içinde kaba bir tabirle çamura yatmışlığıda vardır. Sezon başında bol sıfırlı kontratı almasa belki bugün Old Tarfford'da oynanan Manchester Derbisi'nde izliyorda olabilirdik. Ama Casillas sonrası bu takımın kaptanı oldu. Ve Kaptan bir aydır omuzundan çektiği acıları bir kenara bırakarak Galiçya'da Celta Vigo maçına çıktı. Gemisi belki batmayacaktı ama fedakarlık da bu oyunun en önemli mihenk taşlarından biriydi.

Çarşamba gecesi Parc Des Princes'te de aynı acılarla sahadaydı. Maç sonunda Zlatan'la çıktığı her hava topundan sonra çok acı hissettiğinden bahsediyordu Kaptan. Kolay değildi ve belkide futbol hayatının devamı söz konusuydu ama Kaptanlık'ta sorumluluk değil miydi?

Santiago Bernabeu çimlerine ilk ayak bastığında Hierro olup olmayacağı tartışılan adam belkide 10 yıl sonra o tartışmaya nokta koymaya çok yaklaştı. Yıllar sonra Ramos konuşulur ya da bir makaleye konu olur mu bilinmez ama Futbol Almanak'ı için önemli olan değerler listesine de girmek adına önemli adımlar attığı da bir gerçek...



24 Ekim 2015

Manuel Neuer


Söylerken tüylerim ürperse de; ''Arbeit macht frei'' yazar Nazi Toplama Kampları'nın girişinde... 
''Çalışmak İnsanı Özgürleştirir'' 
 
Peki ne kadar özgürüz? 

Konu Naziler'den açılmışken 1981 yapımı Escape to Victory'de hani Pele'nin Onbaşı Luis Fernandez'i, Sylvester Stallone'nin Yüzbaşı Robert Hatch'i canlandırdığı ve müthiş bir kalecilik performansı gösterdiği kült film vardı... İkinci yarı başlamadan önce kaçma imkanları varken durup direnmeyi seçtikleri... 

Ya da Braveheart'ta William Wallace'nin ''Freedom'' haykırışını... Hangimiz unuttuk? Ben unutmadım... Yıllar önce Nihat Behram'ın; ''Dar Ağacında Üç Fidan'' kitabını okuduğumda Deniz Gezmiş'in: Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye! cümlesini uzun süre çözememiştim ama şimdi O'nu daha iyi anlıyorum...

Gelsenkirchen'de doğup, Schalke 04'de futbola başlayıp sonrasında Almanlar'ın pek haz almadığı Bayern'e geçmiş bir adam. Zamanın da 1. Bundesliga'da 800 küsur dakika gol yemeyerek rekor kıran Timo Hildebrand'la, Oliver Kahn sonrası 1 numara olması beklenen Rensing'in arkasından ismi telaffuz edilen kaleciydi. Hildebrand'ın gelişimi malum... Rensing'de bugün Köln'de 22 yaşındaki Timo Horn'dan sıra gelirde forma giyer miyim derdinde... 

Peki ya Neuer?

İşte olay bütün olay bu! Akla mantığa uyan her konuda imkansız diye bir şey yok! Yüzbaşı Robert Hatch ilk yarı bitiminde soyunma odasından kazdıkları tünelden kaçmayı değilde çıkıp ikinci yarıda savaşmayı tercih etmiştir. Oysa kazanmalarına ihtimal dahi yokken... Cesur Yürek William Wallace'da öyle yapmıştı. Tüm imkansızlıklara rağmen Özgürlük için savaşmıştı. Tıpkı geldiği ilk gün ''Seni asla kabullenmeyeceğiz'' diyen Bayern Münih taraftarlarına rağmen Neuer'in savaştığı gibi. Şirinlik yapmadan işinde kendini ispat eden Müthiş Alman... Çalışarak... Sevmesek de, isimlerini anarken lanet okusak da Nazilerin'de dediği gibi: 
''Çalışmak İnsanı Özgürleştirir''

23 Ekim 2015

"il Messi dell'Adriatico''


Brezilyalılar'da gelenektir her yeni parlayan futbolcularına Yeni Pele damgası vururlar... Tıpkı dillerini aldıkları Portekizliler gibi pazarlama işini de iyi yaparlar. Zamanın da Ümit Karan'ı istemeye gelen Mehmet Cansun'dan 20 Milyon $ istemişti İlhan Cavcav Başkan... Gidin Ümit'in muadili bir topçuyu Güney Amerika'dan almaya kalkın sizden bu fiyattan aşağı istemezler demişliği de varmış Mehmet Cansun ve ekibine...

Avrupalı Kulüpler'inde ise Güney Amerikalılar'a oranla pek aranmaz klişecicilik. Portekizliler pazarlama işini bilirler ama illa bir topçuya benzetme hevesine pek girmezler... Zira bir örnek teşkil edecek olursak; Cruyff'un oğlu Jordi babasının gölgesi olmamak adına Cruyff ismini kullanmamaya dahi özen göstermiştir. Hoş babasının çeyreği kadar futbolculuğu da yoktur ama zamanında UEFA Kupası Finali'de kartvizitinde yazar Hollandalı'nın... Zira Zidane'da daha düne kadar çocuklarını bu konuda korumuştur. Yeni Platini, yeni Zidane, yeni Raul vb yakıştırmalar illa oluyor ama Güney Amerika'daki yeni Maradona-Pele klişesi gibi değil...

Konuyu kahramanımız İnsigne'ye getirecek olursak, yeni yeni parladığı dönemde "il Messi dell'Adriatico" ismiyle anılmıştır 1991 doğumlu yıldızımız. Yani: Adriyatik'in Messi'si! Olabilir mi? Fizik olarak benziyorlar... Az biraz da futbol tarzları benzer... Bundan bir kaç yıl evvel de İtalya'nın Futbolcu Oscar Ödülü olan AIC Gran Gala del Calcio'yu kazanmışlığı da vardır elemanın...  Pescara'yı Serie A'ya taşıdığı dönemde,  Zdenek Zeman'a yeniden Serie A yolunu açan Şeytan Üçlüsü'nün bir üyesidir... Treo'yu tamamlayan diğer iki kahramanımız; Ciro Immobile ve Marco Verratti ile Pescara'nın unutulmazları arasına çoktan isimlerini altın harflerle yazdırmıştır.

Gelgelelim Pescara ile muhteşem bir çıkışa imza atan Adriyatik'in Messi'si Zeman'la yollarını ayırıp en büyük hayali olan Napoli formasına kavuştuğunda karşısında rotasyon düşkünü Rafa Benitez'i buldu. Oysa Zeman O'nu orta sahada Verratti'nin bölgesinden alıp hücum bölgesinde görev vermiş ve futbolunu geliştirmesinde baş aktör olmuştu. Başlarda İspanyol Hoca ile daha iyi yerlere geleceği düşünülürken Insigne rüzgarı hafiften kesilmeye yüz tuttu. Öyleki Lavezzi'nin ayrılışından sonra O'nun makamına gelmesi beklenen Insigne gol rakamlarını çift haneden tek haneye düşürüyor ve her sezon görev yaptığı maç sayısı da inişe geçiyordu.

Değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu İspanyol Hoca'nın Real Madrid'e imza attığı gün sanırım Insıgne'de anlamıştı. Sarri günleri başlıyordu Napoli için... Yeni hoca yeni bir başlangıç demekti. Adriyatik'in Messi'si tıpkı kendisi gibi sıska olan eski Parmalı, Juve'li Giovinco gibi ''aceba buda olmayacak'' dedirtecek mi derken bu sezona şahlanarak başlıyordu. Serie A'da 9 maçın 8'inde ilk 11 başlayan Insigne 6 gol 3 asistlik performansa imza atıyordu. Deplasmanda aldıkları 4-0'lik Milan galibiyeti ile Teknik Direktör Sarri'de doğduğu şehre hizmet etmenin keyfini yaşıyordu. Tıpkı Insigne gibi Sarri'de asıl çıkışını Serie B'de Empoli'yi Serie A'ya taşıyarak yapmıştı. Bir yerde kader birlikteliğiydi bu.... Napoli'nin evlatlarıydı her ikiside... İkisininde en büyük hayaliydi Partenopei'ye yeni bir şampiyonluk yaşatmak...


Galatasaraylılar'da bu minik adama yabancı değillerdir... Zira 2013-14 sezonu hazırlıkları kapsamında İtalya'daki hazırlık maçında Insigne'nin de futbol resitaline şahit olmuşlukları vardır... Hatırlamak isteyenler şuraya tıklayabilirler...

21 Ekim 2015

Detaylar...


Pazartesi gecesi üç bölümlü bir dizi izledik aslında. Dizinin ilk iki bölümü saha içinde, final bölümü de Shota Hoca'nın basın toplantısında sahne aldı. Aslında Kırmızı Şeytanlar'a galibiyeti getiren asıl şifrede Shota Hoca'nın basın toplantısında anlattıklarında gizlenmişti sanki. Öyle ki Gürcü Hoca'nın söylediklerinin bazı bölümleri ekranlara verilmedi... Shota Arvaledze belli ki 30 Temmuz'da oynadıkları Rabotnicki maçından önce yaşananları hala hazmedememiş! Belkide Bordo Mavili ekipteki bu kopukluk Mersin İdman Yurdu'na zafere giden kapının anahtarı olmuştur. Kim bilir...

Sivasspor maçının 57. dakikasıyla geçtiğimiz sezon ki kimliğine bürünen Mersin İdman Yurdu ise bu maça ligin ilk maçı gibi hazırlanmış. Bunu da maçın 62. dakikasına kadar iliklerimize kadar hissettik. Lakin geldiği günden bu yana en iyi futbolunu sergileyen Pedriel'in kırmızı kartıyla da maçın kalan kısmında takımın 7 maçtır galip gelememenin verdiği stresle olan mücadelesini de görmüş olduk. Oysa çok değil 6. haftada oynanan Trabzonspor'un Osmanlıspor maçı önümüzde taze bir örnekti. Osmanlıspor 45+ dakika oynadığı maçı 3-1 kazanırken 10 kişi ile Trabzonspor kalesine 2 gol daha atma başarısı göstermişti.

Bir çok detayı, bir çok hikayeyi içinde barındıran bir maç izledik. Şöyleki: Ligde hücum bölgesinde 118 pasla Gökhan Töre'den sonra en fazla isabet kaydeden Erkan Zengin'in kırmızı kart cezalısı olmasının yanı sıra İtalyanların o pozisyonda forma giyenleri ''Regista'' olarak şereflendirdikleri Mehmet Ekici'yle yaşadıkları kavga olayı, Shota Hoca'nın kalecileri Onur Kıvrak ile ilgili anlattıkları, basın toplantısı öncesi bir Trabzonsporlu Gazeteci'nin kulağımıza fısıldadığı maddi sıkıntılar ve en önemlisi Trabzonspor'un ilk 5 haftada harika işlere imza atan iskelet kadrosunun bu maç öncesinde sakatlık ve ''moralsizlik''den ötürü dağılmasıydı.

Netice itibariyle her iki takım içinde lig yeniden başladı diyebiliriz. Kırmızı Lacivertliler için çıkış zamanı, Bordo Mavililer içinse çöküşün temelleri atıldı. Sadece geçtiğimiz sezon devre arası transfer döneminde 100 Milyon Türk Lirası'nı geçen bir harcama yapan Trabzonspor'un bu maçta son 30+ dakikayı rakibinden bir kişi üstün oynamasına rağmen sahaya süreceği bir yedek santrforun olmaması... Düşündürücü ve her gelişmeye gebe olacaktır.

17 Ekim 2015

Ginczek, Gomez ve 9 Numaraya Dönüş

Yıllar önce Ersun Yanal'ın Ankaragücü'nden Gençlerbirliği'ne geçtiği zamanlar... Alkaralar Yanal önderliğinde ligde fırtına gibi esiyor Türkiye Kupası'nda da adını finale yazdırıyordu. Rakibi Samet Aybabalı Trabzonspor. Trabzonspor bir önceki sezon 2001-02 sezonunda ligden düşen Samsunspor'un 3 puan üstünde ligi 14. sırada bitirmişti. Bitikti..

Samet Aybaba geldi takımın başına. Birçok oyuncu gitti yine bir dolu adam alındı. Yeni bir yapılanmaya gidildi. Tabi kimsenin Bordo Mavili ekipten bir beklentisi yok. Gelen oyunculara bakıldığında bir çoğu vasat profilli çokta kariyeri olmayan isimler. Lakin Aybaba'nın takımı o sezon ligde takıma en fazla yatırım yapan takımlardan Fenerbahçe ile aynı puanı (51) toplayıp averajla ligi 7. sırada bitirmişti. Takip eden sezonda da Ziya Doğan önderliğinde şampiyonluk kıl payı kaçmıştı.

Yazımın başındaki kupa finaline dönelim tekrar. Malum hikayemizin doğuşu oradan başlıyor. 2003-04 Türkiye Kupası Finali ve karşı karşıya gelen takımlar Trabzonspor ve Gençlerbirliği. Ersun Yanal'ın takımı favori. Ligi de 3. sırada bitirmiş ve modern futbolun tüm gereksinimleri takımda mevcut. 3 İstanbul büyüğü takımdaki hemen her oyuncuya iştahlanmış transfer etme derdinde. Ersun Yanal'ın ismi Milli Takımla anılır olmuş. Neler.. Neler..

Tabi Samet Aybaba klasik Türk teknik adam profili. Ersun Yanal ise  yeni akımı temsil eden analizci, modern futbolu benimsemiş ve antrenman metotları bile tvlerde futbol programlarında büyük övgüyle anlatılıyor. Tartışılıyor... Samet Aybaba'nın klasik futbolu ile başardıklarımı doğru olan yoksa Ersun Yanal'ın modern futbol teknikleri mi? 


Biz skora göre yorum yapan bir millet olduğumuz için o gün maçı 3-1 kazanan Samet Aybaba'nın Trabzonspor'u nu yani klasik futbolu haklı bulduk. O gün için bu düşünce belki haklıydı... Nitekim takip eden sezon sonunda da Ziya Doğanlı Trabzonspor Kupa'yı yine kazanmış ve ligi de yine Fenerbahçe'nin ardından 4 puan farkla 2. sırada bitirmişti. Ama Türk Futbolu adına bir tren daha kaçıyordu ve kimse bunu fark edemiyordu.

Samet Aybaba'nın temelini attığı Ziya Doğan'ın ve Şenol Güneş'in takip eden 2 sezonda zirveye oynattığı klasik futbol zihniyeti tıkanma noktasına geliyor ve takip eden yıllarda sezon sonları hep hüsran oluyordu. Lazaroni, Halilhodzic ve tekrar Ziya Doğan... Olmuyor ve 2007 yılında daha önce oynattığı modern futbol tekniği benimsenmeyen Ersun Yanal yeni yapılanma için göreve çağrılıyordu. Aynı dönemde ise Avrupa'da Barcelona'nın tiki-takası ise almış başını gidiyordu. Klasik futbol anlayışı yerini modern futbola, hedef santrforlara (9 numaralara) değilde Mustafa Denizli'nin de dediği gibi 9,5 numaralara Messilere, Ronaldolara, günümüzde Müllerlere, Lewandowskilere bırakıyordu. 


Modern ve yenilikçi Ersun Yanal Trabzonspor'dan sonra Eskişehirspor'da ise 4-6-0'ları denerken klasikçi Samet Aybaba Beşiktaş macerası sonrası Mehmet Özdilek'in harikalar yaratarak bıraktığı Antalyaspor'a tarihinin en kötü sezonunların da birini yaşatarak küme düşmesine vesile olacaktı. Zaman Ersun Yanal'ın gittiği yolu haklı çıkarmıştı ama dediğim gibi Türk Futbolu çağa ayak uyduramamış ve skor tabelasına göre hareket etmeyi uygun bulmuştu.

Cruyf'un önerisi ile Barcelona'nın başına geçerek ustasının yolunu benimseyen Rijikaard'ın mirasını, Bielsa'dan ilham alarak farklı noktalara getiren Pep'in Bayern'in kopyasını Milli Takıma uyarlayan Löw geçtiğimiz bir açıklama yaptı. Gerd Müller'in en iyisi olduğu gerçeğini değiştirmesine ramak kalan Thomas Müller'li 4-6-0 benzeri varyasyondan tekrar klasik 9 numaralı sisteme geçiş yapabileceğini belirten Alman teknik adam eskimeye yüz tutmuş isimlere de tekrar yeşil ışık yaktı. 

Nitekim bu açıklamayla akıllara gelen 9 numaralar Ginczek ve Gomez oldu. Biri hali hazırda Stuttgartlı diğeri ise 15 yıllık özleme son veren Armin Veh önderliğindeki kadronun mihenk taşlarından... İkisinin bir diğer ortak özelliği ise forma numaralarının 33 olması. Ginczek Almanya alt yaş gruplarında forma giydi ama A takım düzeyine çıkamadı henüz. Tabi bunda modern futbolun etkisi büyük. Birde Müller!

Ginczek geçtiğimiz sezon Stutgart'ı ipten alan adamlardan biriydi. Son 9 maçta attığı 7 gol hayati bir önem taşıyordu. Bu sezona da iyi başlamıştı ve 2. hafta oynadıkları ve 3-2 kaybettikleri Hamburg maçında 2 gol atmıştı. Maçı takip edenler içinde Löw'de vardı. Gomez ise Fiorentina'da eskimeye yüz tutmamıştı ama çok göz önünde de olduğu söylenemezdi. Çaptan düşüyordu ama... Hatta Alman tabildot gazetesi Bild bundan bir ay önce Türkiye'yi çöp bidonuna benzetirken Gomez'in de bir yerde Podolski ve Kevin gibi çöp olacağını ima etmişti. Avrupa'da Türkiye yeni Katar olarak göründüğü için...

Ve bugün... Milli Takımımız Fransa'ya gitmeye hak kazandı. Elimizde öyle aman aman bir oyuncu havuzu yok maalesef. Bizde modern futbolda yok. 4-6-0 oynadık belki İzlanda karşısında ama şartları tek tek ele aldığımızda her maç bu olmaz. Eldekiler: 30'una merdiven dayamış ve geçmekte olan Burak ve Umut. Hannover'de çok fazla oynamayan ama oynasa dahi gol vuruşu çok üst düzey olmayan Mevlüt. Sakatlanmaz ise Muhammed Demir. Az biraz City'nin Genk'e kiraladığı Enes, az biraz akıllı durursa Adem Büyük! Birde Cenk Tosun. Belki atladığım olabilir ama konumuz o değil.

Konu Cenk mi yoksa Gomez mi? Evet yazı biraz uzadı ama konu konuyu açtı. İllaki birbiriyle bağlantılı paragraflar... Her neyse... Şimdi burada top Şenol Güneş'te. Hani bir yerde millilik meselesi. Birileri demişti ya yerli milletvekili istemişti hani! O bakımdan... 9 numaraya geçelim isterseniz... Evet şampiyonaya epey zaman var. Ama zaman kavramı futbolumuz için artık çok değerlinin ötesine geçti. Çünkü biz zamanı boşa harcadık. Bakmayın şimdi Fransa'ya vize aldıkta konuşulmuyor. Ama az kalan zamanımızı doğru kullanmaz isek yine başladığımız noktaya geleceğiz!

Son oynanan iki maçta da Burak'tan faydalanamadık. Çek deplasmanında Cenk oynadı. Fena değildi ama İzlanda maçında Burak'ı gözler aradı. Cenk iyi niyetli ama golcülüğünü geliştirmesi gerekli. Son vuruşlardan ziyade aklını kullanarak attığı gol sayısı çok az. Burak bu konuda özellikle 25 yaşından sonra kendisini çok geliştirdi. O gelişimdeki aslan payı tabiki Şenol Hoca'nın. Ve Burak bu sezon 45-50 civarında maça çıkacak. Geçtiğimiz sezonki Bursa maçındaki hatası O'na pahalıya mal olacak gibi. Sakatlanması durumunda diğer alternatiflere baktığımızda (Umut-Mevlüt-Enes vb) içimize sindiğini söylemek zor. Burak'a en iyi alternatif şu konumda Cenk Tosun. Ve Cenk'in önünde Almanya adına bir turnuvada daha boy göstermek isteyen Gomez var. Ve halihazırda formu ve onu sürekli takip eden Löw faktörü de ortada. 

İlk 7 hafta itibariyle Gomez ligde 465 dakika süre alırken Cenk'e verilen şans 242 dakika. Neredeyse Gomez'in yarısı kadar oynadı. Elbette Şenol Hoca'nın forma adaleti tartışılmaz ama hocanın ligde şampiyonluk istemesi kadar da doğal hiç bir şey yok. Bu yüzden Gomez'in yerine Cenk'in çokta ön plana çıkacağını düşünmüyorum. İlla ki forma giyecektir ama Gomez'in olduğu bir yerde Cenk'in başrol oynaması da uzak ihtimal...

Kaderin cilvesi bu işte... Bir yerde şampiyonluk, bir yerde başka bir mesele... Şenol Hoca Cenk'i elbette gözden çıkarmadı ama kafasındaki ilk isimde 23 numaralı oyuncu değil. Sezon sonunda Güneş Üniversitesi'nden mezun olacak 33 numaralı adam (ki şimdiden 7 maçta 6 gole ulaştı) ülkesi adına harikalar yaratırsa ve olası bir Burak yokluğunda Cenk'in düşük performans göstermesi durumunda işler nasıl olacak bilemiyorum. Burada suç elbette Şenol Hoca'nın değil. Ülkede golcü yetişmiyor! Neticede Cenk'te Almanları'n bize bir hediyesi bi yerde... Ve biz o hediyeye karşılık Gomez'i güneşli günlerine döndürerek jest yapacak gibiyiz...








17 Ağustos 2015

Bakkal'ın Yapamadığı İnce Detay


Şenol Güneş'in özellikle 2007-09 seneleri arasında yaşadığı Kore deneyiminden sonra farklı bir teknik adam kimliğine büründüğünü sanırım kimse inkar edemez. Özellikle mental anlamda yorgun oyuncularını sanki mutasyona uğratmışcasına farklılaştırmasında çok ince bir ayrıntı olduğu gerçek ama bunun detaylarının hala çözümlenememiş olmasıda bir diğer Şenol Güneş çekiciliği olsa gerek...

Şenol Güneş'in teknik adamlık kariyerinde 57 yaşından sonraki yaşadığı gelişimin benzer nitelikte oyuncularına aşılaması ile gelen başarının altında eminim ki özgüven duygusu ve maç motivasyonu çok etkili oluyordur. İşte dün Mesut Bakkal'ın da yapamadığı sanırım bu ince detaydı... 10 yıllık teknik adamlık kariyerinde de 10 takım çalıştırmasının belkide açıklaması burada saklıydı.

2014-15 sezonuna Rıza Çalımbay'la yine Beşiktaş karşısında merhaba diyen Mersin İdmanyurdu esame listesine önceki sezondan ilk 11'de 1 (Murat Ceylan) ilk 18'de ise 2 oyuncu (Murat Ceylan ve Efe Halil Özarslan) bulunuyordu. 16 yeni ve birbiriyle oynama alışkanlığı olmayan bu kadronun Beşiktaş karşında farklı mağlup olması kimseyi şaşırtmazdı ama maç 1-0 Mersin İdmanyurdu aleyhine bitmişti.

Dünkü karşılaşmada geçtiğimiz sezonki maçın hücum hattından farklı olarak sadece Mustafa Pektemek'in yerine Querasma oynadı. Gökhan Töre, Olcay Şahan ve Cenk Tosun yine Arena çimlerindeydi. Hemde geçtiğimiz sezonki maça nazaran çok farklı oyun kimliklerini de sahaya fazlasıyla yansıtmış oldular. Futbol zekasını ve yeteneklerini kimsenin tartışmadığı ama futbola yavaş yavaş küsmeye başlayan Oğuzhan'ın 3 asistini de hesabın üstüne eklemeyi unutmayalım.

Hesabın Mesut Bakkal tarafına baktığımızda ise elinde hazır olan kadronun tek eksiği olan motivasyon sorununu çözememiş olması akabininde maç sonunda yaptığı açıklamalar ödevine çalışmamış ama öğretmeninden kanaat notu isteyen öğrenci misaliydi. Evet Beşiktaş karşısında mağlup olabilirsiniz, neticede ligde rekabet edeceğiniz takım Şenol Güneş'in ekibi değil ama başlama düdüğüyle birlikte daha karşılaşmanın 10. saniyesinde gelişen atak maçın hikayesinin nasıl gelişeceğini belli etmişti. Ve bunu elinizdeki dar kadroya bağlamak işin en kolaycı yönüydü...

İşin özü ilk elin günahı olmaz belki ama ''başlangıçlarda'' gelişimi görmek için ışık görevi görürler. Şimdilik ilk intiba olumlu sinyaller vermedi...

23 Temmuz 2015

Yenilenmek İçin Yeni Bir Adım Şart!

Grafik Kevin De Bruyne'nin olası bir City transferi üzerine hazırlanmış. Bilindiği üzere Belçikalı geçtiğimiz sezonun devre arası Chelsea'dan Wolsburg'un yolunu tutmuş ve 6 ayda sıfırdan tekrar zirveye tırmanmıştı. Tabi burada oyuncunun bireysel başarısının yanı sıra doğru adımları atması da çok önemliydi. Doğru teknik adam ve doğru sistem seçimi... Ve ardından yüksek rakamlı yeni kontratlar...


10 Mart 2015

Bir Welbeck Belözoğlu Hikayesi...

FA Cup futbol tarihinin en eski organizasyonu. Günümüze kadar kurallarını korumuş hala aynı formatta oynanıyor. Dün de çeyrek final mücadelesinde Old Trafford'da Manchester United ve Arsenal sahne aldılar. Konuk ekip Arsenal'de Manchester United altyapısında yetişmiş Welbeck ilk 11'de başladı. Sezon başında iyi bir meblağ karşılığında transfer olmuştu. Hani bizde bir deyim vardır ''takımına para kazandırmak'' diye işte ahde vefa örneği gösterdi Genç İngiliz!

Maçın ilk yarısında karşılıklı goller izledik. Devre 1-1 bitti. İkinci yarının hemen başında van Gaal iki oyuncu değişikliğine gitti. Lig Kupası'nı kazanamadılar. Lig Şampiyonluğu artık hayalden de öte. Avrupa'da zaten yoklar. Ellerinde bir tek FA Cup kalmış. Adamlar istiyor haliyle. Atak üstüne ataklar derken Welbeck sahne alıyor. Valencia'nın kısa düşen geri pasında eski takım arkadaşı De Gea'yı geçiyor ve serinkanlılıkla boş kaleye yuvarlıyor meşin yuvarlağı. Sonrasında seviniyor. Ama ölçülü biçimde. Eski takımına attığı golü yeni takım arkadaşlarıyla kutluyor. Ama dediğim gibi ölçülü biçimde! Takımı Old Trafford'a çıktığı son 6 maçta gol atamamasına rağmen!

Maç sonunda kendisini kabullenemeyen taraftarına yaranmak adına saçma sapan işlere imza atmıyor.

Hani hep futbolumuz konuşuyoruz ya... Nerede yanlış yapıyoruz ya da neyi eksik yapıyoruz diye... Altyapımızı tartışıyoruz, yetiştiremiyoruz filan... Aslında futbolumuzda ki asıl mesele, asıl sorun rakibe saygıyı unutmamız. Terbiyemizi, ahlaki değerlerimizi unutmamız. 

Emre Belözoğlu bugün sadece bir figür! 35 yaşında futbolunun sonunda ama hala kendini Fenerbahçe tribünlerine sevdirme derdinde. Oysa rahmetli Süleyman Seba'nın hiç böyle bir derdi olmamış. O'nu gören herkes saygı ile önünde eğilmiş. Rahmetli Lefter'in hiç böyle bir derdi olmamış. Bugün hala saygı ile anıyoruz kendisini. Baba Hakkı'yı da... Rahmeti Metin Oktay'ı da...


Asıl Aktörler Sahne Alırsa...

Günümüz futbolu sürekli değişim gösteren, sürekli yeni arayışları beraberinde getiren unsurlarla donandı. Rinus Michels'in 1974 Dünya Kupası'nda Hollanda'ya oynattığı futboldan sonra takımların taktik anlayışları orta sahaların rolünü başroldeki aktörlerden daha önemli kıldı. Öyleki geçtiğimiz hafta sonu FB-GS derbisinde de bunun benzerini yaşadık.

23 maçın 16'sında Murat-Sadiku ikilisiyle oynayan Rıza Hoca bu maçta Murat'ı kenarda oturtmayı tercih etti. Oysa Murat ve Sadiku ikilisi sistemin vazgeçilmez iki unsurundan biriydi. Rakip teknik adam Ersun Yanal ise tandemde ilk kez Uğur-Bosingwa ikilisine forma vermişti. Medjani'ye orta sahada Mehmet Topal rolü vermiş hemen önlerinde de Fatih Atik ve Mehmet Ekici gibi bilekleri yumuşak iki oyuncuyu tercih etmişti. Rıza Hoca'nın bu maçtaki asıl planı ise yere daha sağlam basan oyuncularla rakip stoperlerin arasına atılacak toplarla golü aramaktı. Nitekim ilk 15 dakika da bu planı tuttu. O ana kadar hemen herkes bu maçı Mersin İdmanyurdu alır düşüncesindeydi.

Sonrasında son 3 maçında 3 frikik golü atmış Mehmet Ekici sahne aldı. Önce 35'te başroldeydi. Tıpkı bir hafta önce oynadıkları Karabükspor maçında olduğu gibi sahne aldı. Sonrasında 45. dakika da yan roldeydi. Sefa'nın golünün asistini yaptı. Son 8 maçta 8 asist yapmıştı ve bu O'nun için zor bir iş değildi. Aynı Mehmet Ekici bu kez de 57. dakikada yine Sefa ile iş birliğine gitti. Sonrasın da dağılan bir Mersin İdmanyurdu izledik.

Sezonun ilk yarısındaki maçta da Trabzonspor yan toplarla sonuca gitmişti. Maç seronomisinde de gözüme çarpan en önemli detay ise Trabzonspor'un bariz boy avantajıydı. Özellikle Tita'nın da ilk 11'de başlamasıyla Mersin İdmanyurdu bir hayli kısalmıştı. Medjani ve Uğur Demirok'tan yan ve duran toplarda tehlike bekliyordum ama 2 kafa golünü 1.83'lük Sefa Yılmaz attı. Burda da takım defansının adam paylaşımını iyi yapmaması en önemli dersti sanırım. Herkes Cardozo'yu tutmaya çalışınca...

Nihat Neden Asıl Adam Ol(a)maz!

Teknoloji artık hemen her yerde hayatın vazgeçilmezi olmuş durumda. Öyleki futbolda artık olmazsa olmaz bir unsur. Takım analizleri, pozisyon analizleri, koşu mesafeleri, maç esnasında harcadığınız efor ve yaktığınız kalori yani artık her şeyi ölçebiliyorsunuz. Belli ki bu sistem Mersin İdmanyurdu'nda yok. Bunu yapabilecek kurumsal bir yapıdan da bahsetmek epey zor. Bunları anlarım da rakip takımın en etkili oyuncusunu, son 3 maçında 3 frikik golü atmış Mehmet Ekici'yi izlememenin izahını anlayamam. Çok değil daha bir hafta önce Karabükspor maçında neler yaptığı ortadayken...

22 Ocak 2015

Xabi Alonso


Mesele ''keşfetmekten'' açıldığında aklıma hep şu soru gelir; '' Messi'yi 12 yaşında keşfedip O'na yatırım yapmak mı, yoksa Alonso'ya 33 yaşına geldiği halde 8 milyon verip almak mı? Soruya derinlemesine indiğimizde ''aynı şey değil'' diyebiliriz ama neden-sonuç ilişkisine baktığımızda sorunun cevabının çok benzer olduğunu görürüz. Barcelona Messi'den skorerlik açısından ne almışsa, Bayern Münih'te takım oyununa katkı açısından Alonso'dan beklediğinden fazlasını aldı. Pep'in kaleciyi de dahil ederek faklı bir evrensel boyuta ulaştırdığı Tiki-Taka'sın merkez komutası oldu İspanyol... 

15 maç, 1641 pas ve bunun 1476'sı direk adresine gitmiş. Daha ne olsun...

20 Ocak 2015

Güzel Adam


Madrid'e gidecekler diyorlar.. Lan arkadaş nerede oynatacaksınız bu adamı? Isco var, Bale var, Ronaldo var, katil Jese var. Illaramendi var. Yarın Modric'in sakatlığı bitince James Rodrigez'de gelecek o tarafa... Hadi Bale gidecek. Sayılı günleri kaldı da, bu kadar adam varken Hazard'ı alıp O'nun da sonunu Galli oyuncuya mı benzeteceksiniz?

Yazık edecekler güzel adama...

19 Ocak 2015

Ben Değil Biz Olabilmek!

Eduardo Salvio'nun golüyle Maritimo deplasmanında Benfica 1-0 öne geçmişti. Ev sahibi Maritimo canla başla puan için yükleniyordu. Oyunda bir denge söz konusuydu ama ibre o dakikalarda Maritimo'nun gol atacağı yönündeydi. İlk yarının sonlarına doğru orta sahadan Samaris sola oynuyor. Eliseu'ya top gelmeden Maritimo defansı topa müdahale ediyor. Top Jonas'ın önünde... Talisca ile verkaça giriyorlar. Harika bir kombinasyon ve top Jonas'ın önünde! Kaleci ile karşı karşıya... Atsa devre 2-0 bitecek ve daha rahat oynayacaklar. Ama Jonas topu arkadaşı Lima'ya veriyor.. Lima vuruşunu yaptı ve top rakip defanstan döndü. Oysa Jonas'ın ilk pozisyonda vurup gol atma şansı daha yüksekti ama O, daha golcü olan arkadaşına pas vermeyi tercih etti. Sezonun bir çok maçında gözlerimizin aşina olduğu sahne yine yine ve yeniden... Maritimo deplasmanından Benfica 4-0'la evine dönüyordu...


Benfica maçından bir kaç saat sonra rotamız Marsilya maçıydı. Afrika Kupası Bielsa'nın takımını direk etkilemişti. Son bir kaç haftadır defansta N'Koulou'yu, hücumda Ayew'i mumla arayan Marsilya futboluyla da pek tat vermiyordu. Liderlik elden gitmiş takımı ruhu da Ayew ve N'Koulou ile Afrika uçağına binmişti. Montpellier maçında kaleye gitmekte dahi zorlanan ve sahada ne oynadığını bilmeyen takım Guingamp karşısında biraz olsun toparlanmış görünüyordu. Ama hala takım ahengi istenilen seviyede değildi. Thauvin, Djedje ve Mendy çabalıyor Payet ise ortada idare etmeye çalışıyordu. Gignac iştahlı Ramao ve Alessandrini ise pek gününde değildi. İlk yarı golsüz sonuçlanmış ikinci yarının başında Alessandrini yerini Batshuayi'ye bırakmıştı. Marsilya yükleniyordu yüklenmesine ama atakların bir anlamı bir manası yok gibiydi. Kaba bir tabirle ''dan-dun'' oynuyorlardı. 

Veledrom bu sezon ki en boş görüntüsüyle ama futbol iştihamıyla şahlanmayı bekliyordu ve bunun için gerekli olan tek unsur sadece ama sadece futbolun meyvesi olan ''gol''dü. Dakikalar 66'yı gösterirken beklenen an gelmek üzereydi... Ceza sahası içinde topla buluşan Gignac topu sağdan bindirme yapan ve topla buluşması halinde kaleciyle burun buruna gelecek olan Djedje'ye vermek yerine vurmayı tercih ediyordu. Sonuç olumsuzdu ve beklenen gol gelmemişti. Benfica maçında Jonas'ın yaptığını Gignac Guingamp maçında yapmamıştı. Jonas'ta bir golcüydü... Ama takım ruhu, ekip olma, ben değilde biz olma içgüdüsü... 

Evet Marsilya maçı kazandı. Maç 2-1 bitti. Gignac bir golcüydü ve golü atmak istemesi çok normaldi ama ekip olmak? Ben yerine biz olmak daha önemli değil miydi?

Mutluluk!


River Plate günlerinden Alexis Sánchez ve Radamel Falcao...

14 Ocak 2015

Biraz Deli Biraz Rakın Rol; Tony Goal

Hani benzerlerine ülkemizde sıklıkla rastladığımız bir transfer öyküsü buda... Kaka Gaziantepspor'un kapısından dönmüş, Sami Hyypia Samsunspor denemelerine çıkmış, Shevchenko Trabzonspor'a önerilmiş ama teknik ekip yeterli bulmamış cinsinden ama biraz farklısı... İşin özeti tamamen duygusal!

Tony Vairelles 90'lı yılların ortasında meşhur olmuş bir golcü. Özellikle 98'den sonra çıkış yapmış ve Fransa A Milli Takımı'na kadar yükselmiştir. Enteresandır Fransa alt yaş gruplarında kendisine rastlamadım. Nancy, Lens, Lyon, Bordeaux, Bastia, Rennes, Tours ve Lierse (Belçika) gibi takımlarda oynadı hatta bir ara Luksenburg liginde bile kendisini görenler olmuş. 1999 yılında geldiği Lyon'da 2001'de Bastia'ya kiralandı. En iyi sezonunu da Bastia'da yaşadı. O sezonun bitiminde Lyon'a dönmesi beklenirken Nancy'de birlikte çalıştıkları László Bölöni devreye girer. Bölöni Romanya Milli Takımı'nı bırakmıştır ve Sporting Lizbon'un başına geçmiştir. Bir golcüye ihtiyacı olur ve hemen Tony Vairelles'i arar. Lyon'un o döneme kadar şampiyonluğu yoktur ve kadroda Anderson, Bryan Bergognoux, Sidney Govou, Fderic Nee ve Lyindula gibi esas adamlar vardır. 2002'den başlayıp sonrasındaki 7 yıla ambargo kayacak olan kadronun önemli isimleri...


Sözün özü Lyon Başkanı Aulas için para eden her şey satılabilir. Tony içinde Sporting yetkilileriyle pazarlık masasına oturulur. Lakin Sporting Lizbon'un bu transfer için yeterli bütçesi yoktur. Bir miktar para ve 1 oyuncu verelim derler... Aulas teklifi kabul etmez ve pazarlık olumsuz sonuçlanır. Yıllar sonra Tony Goal lakaplı Varielles, So Foot Dergisi'ne verdiği röportajda bu transfer olayına da açıklık getirir. Hatta takasta teklif edilen oyuncunun ismini bile açıklar. O isim bir gün önce 3. Ballon d'or ödülünü alan Cristiano Ronaldo'dan başkası değildir. Aynı Ronaldo bir sezon sonra 17 yaşında Manchester United'ın yolunu tutar. O dönemde 16 yaşında Lyon'a önerilen Ronaldo için kader bu şekilde gelişmiştir. Belki Lyon'a geçse bir sonraki durağı Manchester United'a değilde Chelsea ya da Arsenal olacaktı ama yine  Ronaldo aynı Ronaldo olacaktı. Aynı başarı çizgisini devam ettirecekti. Gerçek olan ve meselenin özü bu...


Hikayenin asıl kahramanı Tony Varilles'e gelince... 2001/02 sezonunda Bastia forması ile attığı 14 gol ve Djibril Cisse'nin ardından gelen gol krallığındaki ikincilik kariyerindeki dönüm noktası oldu. Sonrasında duraklama dönemi ve ardından gelen çöküş... 25 Ekim 2011 yılında  4 kardeşiyle birlikte Nancy Şehri'nde Essey-lès-Nancy adlı gece kulübünde güvenlik görevlileriyle çatışmaya girmiş ve adam öldürmeye teşebüsten 2 yıl ceza almıştı. Metz Cezaevi'nde 5 ay yattıktan sonra şartlı tahliye ile salıverildi.

Kariyerinde toplam 152 golü bulunan, 1996 Yaz Olimpiyatları'nda Fransa'yı temsil eden Tony Goal... Kim bilir 2001'de Sporting'e transferi gerçekleşse şimdi nasıl bir hikaye anlatıyor olurduk... Bugün Dünya'nın en iyi oyuncuları arasında olan Ronaldo'ya 16 yaşında forma verip ''zirve'' yolculuğunda en büyük katkılardan birini yapan Bölöni'nin elinde Bastia'da formunun zirvesine çıkmışken Tony Varilles nasıl bir şekil alırdı. Kim bilir belkide 2002 Dünya Kupası kadrosunda, hani gruptan çıkamayıp gol dahi atamayan Fransa'da Cisse'nin yerine şans bulur belkide Fransa'nın kaderini değiştirirdi...

13 Ocak 2015

Bir Ödül Hikayesi


Cristiano Ronaldo (2014):
Games: 60 Goals: 61 Champions League Copa del Rey Club WC Super Cup Ballon d'Or

Dün ödülü alan Ronaldo'nun verileri böyleydi geride bıraktığımız senede...

Oyların dağılımı da şu şekilde oldu:
1. CR7 37%
2. Messi 15%
3. Neuer 15%
4. Robben 7%
5. Müller 5%
6. Lahm 2%
7. Neymar 2%
8. James 1%
9. Kroos 1%
10. Di Maria 1%

Hakkaniyetli mi derseniz ''2012 yılından itibaren bu ödül töreni sadece şovdan ibarettir'' der geçerim.

Yılın 11'i ise tam bir skandal.


En son söyleyeceğimi en başta söylüyorum... Lahm'ı Dünya Kupası maçları haricinde sezon içinde sağ bekte göreniniz var mı? Ben rast gelmedim en azından.. Eğer bu ödüller Dünya Kupası maçlarına göre veriliyorsa David Luiz'in orada işi ne?

Son olarak bir çift söz de Arda Turan'a gelsin...
1. Mourinho 2. Low 3. Simeone.
Oy kullanımı bu şekilde olmuş. Saygı duyuyorum diyip geçmek te var... Yediği kaba pisledi demek te...





12 Ocak 2015

Mösyö Blanc ve Akibeti..


Fransa Kupası'nda karşılaşacakları Montpellier maçından önce basın mensuplarının sorularını cevaplamış ve Adrien Rabiot'un Tottenham ve diğer kulüplere gitme ihtimalinin olmadığını ve takımda tutacaklarını çünkü Rabiot'un PSG'nin geleceği olduğunu belirtmişti Laurent Blanc...

Aynı Blanc geçtiğimiz hafta sonu Bastia deplasmanında Verratti'yi kesmiş, Matuidi'yi de sola kaydırmıştı. Nedeni ise Rabiot'u oynatarak transferinde ısrarcı olan kulüplere mesaj vermekti. Yani bir yerde sezon başında sözleşme yenilemediği için kadro dışı bıraktığı Rabiot'u kazanma derdindeydi. Aylardır Lavezzi ve Cavani'yi kazanma adına hiç bir adım atmayan Blanc, Rabiot için saha düzenini bile değiştiriyordu.

Benzer bir taktiği Fransa Milli Takımı'nda Didier Deschamps, Brezilya 2014'de denemişti. Deschamps, Matuidi'yi sola çekmiş hatta Matuidi'de İsviçre maçında o bölgede kusursuz oynamıştı. Benzer düzende Bastia maçına Çıkan PSG maça çok iyi başlamış ve 10. dakika da 1-0 öne geçmişti. Yine sezon boyunca öne geçtikleri maçlarda yaptıkları gibi geri çekilmelerini beklerken başkent ekibi tersi bir reaksiyon gösterip baskı kurmaya devam etmişti. Derken Rabiot'un ayağından Bastia defansının hatası sonrası 2. golü buldular. İşte o beklenen PSG sahada diyecektim ki skor 2-1'e geldi. Ardından devre bitmeden 2-2'ye eşitlendi.

İkinci yarının başında Palmieri'nin düşler ötesi golü sonrasında maçın esas senaryosu devreye giriyordu. PSG'li futbolcuların ruh hali şuanda gelinen noktanın mesajını hali hazırda sahada bizlere iletir gibiydi. En somut örneğini ise 70. dakikada  sağdan kullanılan duran topta gördük. Kaptan Tiago Silva alçak gelen ortaya vuruşunu yaptı ve top direkten döndü. İşte tam o anda ahlayan vahlaşan ya da tepki veren herhangi bir oyuncu göremedim Silva'dan başka... Silva'nın karakterinde kaybetmek yoktu ve o tepkiyi vermesi çok normaldi de Zlatan'ın yada David Luiz'in tepki vermemesi çok anormaldi. Neydi sahada ki PSG'lilerin mesajı derseniz 'Prandelli'nin akıbetinin benzerini Blanc'ın da PSG'de yaşaması' cevabını verebilirim.

Şu gösteriyor ki kadronuzda bulunan oyuncular sizden mutlu değilse bulunduğunuz koltukta fazla oturmanız beklenemez. Lavezzi'nin mutsuzluğunu son 1 yıldır her yerde dillendirmesi, Cavani'nin ısrarla yanlış yerde oynatılmaktan şikayeti derken Blanc için tünelin ışığı sönmek üzere. Cabaye'nin bile Newcaste'ye tekrar dönmek istediğine dair söylentiler ayyuka çıkmış durumda. Varın gerisini siz düşünün. 

Prandelli'de Galatasaray'da futbolcusunu mutlu edememişti. Yoksa İtalya Milli Takımı'nı çalıştıran bir isimin teknik adamlığından şüphe edecek bir durum yoktu ortada. Yok yardımcısı, yok tercümanı filan bunlar işin efi püfüdür. Prandelli'nin gidiş sebebini en iyi Taffarel özetlemiştir de bizim basın kaçırdı orasını...

Konuyu dağıtmadan Blanc'a dönecek olursak, kanında ırkçılık olan bir adam varsın başarılı olmasın zaten. Blanc'ın siyahi oyuncuların (dikkat edin zenci demiyorum) milli takımda şans bulmalarını içine sindirememesi bile kendisine antipatik bakmama sebeptir. Müslüman futbolcularının İslami usule göre kesilmiş etler istemesi üzerine verdiği tepki ise Blanc'a karşı ''artık yeter be'' dememe sebep olmuştur.

Son bir dip not... Zamanında Viera ve Thuram'da Blanc'ın ırkçı eylemlerini eleştirmişlerdi. Beraber kupa kaldırdıkları arkadaşları bile Blanc'dan mutsuzluğu görmüşlerdi. Takımda oynayan oyunculara mutluluğu göstermesini kim bekleyebilirdi ki...

3 Ocak 2015

Enzo Perez...

Bu yaz Brezilya'da Dünya Kupası final maçında dakikalar 85'i gösterirken yerine giren Gago'yla hatırlarım hep Enzo Perez'i... Di Maria çeyrek finalde Belçika maçında sakatlanmamış olsa belki o dakikalarda oyuna giren Enzo Perez olacaktı. Yarı finaldeki Hollanda maçında da son 10 dakika kala oyundan alınmıştı ama nedense hep Gago'yla olan karesi zihnimde kalmıştır. 

Gago'yu hatırlarsınız. Hani Real Madrid'in çöktüğü sezon Brezilyalı sol bek Marcelo ve vatandaşı Napolili Higuen ile birlikte paket halinde alınmıştı. Ne oynadığını, sahada ne iş yaptığını çözmekte çok zorlandığım ama sırf Arjantinli diye katlandığım bir oyuncuydu. Muhtemelen Roma'da, Valencia'da sırf Arjantinli diye tutmuştur takımlarında. Yoksa sahada hiç bir önemli vasfı olmayan, sadece sağa sola koşan ve alan kapatmaya çalışan bir kimliği vardı. Final maçında sahada onu görünce yine tüylerim ürpermişti...

Bugün Enzo Perez Gago'dan kat be kat üstün bir oyuncudur. Benzer pozisyonlarda oynasalar da Perez daha kreatif, top ayağına daha çok yakışan bir orta sahadır. Kendisinin bu sezon 3 maçını izleme imkanım oldu. Bunlardan biri ve en önemlisi Porto-Benfica maçıydı. Lima'nın deplasmanda 2 gol attığı, Brezilyalı Talisca'nın yıldızlaştığı maç.. Enzo Perez'i takip ettim özellikle çünkü Valencia'ya transferi haberini okumuştum.  Benfica'nın Valencia ile iyi bir ilişkileri vardı. Ki... Talip olmaları çok normaldi. Yalnız son senelerde oldukça fazla maddi sıkıntı yaşayan Yarasalar'ın ödemeyi düşündüğü rakam çok normal değildi. 25 milyonlardan filan bahsediyorlardı ki buda tüy ürpertici bir rakamdı. Daha sezon başında Bernat'ı satmışlardı Bayern'e... Benim hatırladığım kadarıyla son senelerde öyle uçuk rakamlara aldıkları pek adam yoktu. Bilakis satıyorlardı ha bire...

Suarez'in, Bale'nin, Neymar'ın olduğu ligde 25 milyon çok komik gelebilir ama Valencia için bir hayli yüksek. Yıllardır bitiremedikleri bir stat meseleleri olduğunu hatırlatmakta fayda var. Şimdi mesele şu. Atletico Madrid Falcao'yu 40 milyona aldığında çok az kişi 2 katına satacağını tahmin etmiştir herhalde... Benzeri de Enzo Perez olabilir mi diye düşünüyorum ama 29 yaşına yaklaşmış bir adama o paraları verirler mi diye de endişeye düşmüyor değilim.. 

Almanlar'dan büyük para harcayacak bir Bayern var ama yüksek rakamlara Perez'i düşünmezler bile. İtalyanlar'ın durumu da maddi yönden pek iç açıcı değil. Fransızlar'dan Monaco var ama onlarda Malaga olma yolunda,  PSG'de benzer oyuncu sayısı en az 5. Geriye bir tek kendi liginden Real ve Barca, bir de İngilizler kalıyor. Mourinho Perez'i illaki takip etmiştir. Lampard'ın gitme ihtimalini Matic'le doldurmuştu. Luis van Gaal tercihini Herrera'dan yana kullandı. City'nin elinde iki Brezilyalı Fernando var. Arsenal desem Venger'in kafasında sadece Fransızlar var. Tottenham var ama onlarda çok büyük rakam vermezler hem de ellerinde benzer oyuncu sayısı 3. 

Yani anlayacağınız Enzo Perez iyi oyuncu. ama  O'na ödenen sözleşme fesih bedeli 22 milyon euro. Diğer bonusları da hesaba katarsak 25 milyon euro. Gago'nun 12 milyon euroya alındığını düşünürsek rakam normal ve makul sayılabilir ama finansal sıkıntıları düşünürsek benze fazla. Hem de Valencia gibi kendi yağı kendine yetebilen bir kulüp için oldukça fazla...

Birde unutmadan Porto maçında Perez gerçekten iyiydi ama yanında oynayan Samaris'te göz kamaştırıcı bir performans sergiledi... Aklımız da kalsın... Şimdilik...

2 Ocak 2015

Rusnak, Xavi, İniesta Sarmalı

Albert Rusnak... Manchester City'nin ürünlerinden. City O'nu son bir kaç sezondur kiraya veriyor. Premier Lig kulüpleri bu işleri seviyorlar. Chelsea'de son dönemlerde bu işleri çok yaygınlaştırdı. Slovakya, Belarus gibi ülkelerde parlamaya başlayan isimleri alıp Hollanda Eredevise kulüplerine kiralıyorlar. Miroslav Stoch gibi mesela.. Bir ara Nuri Şahin'de denemişti şansını oralarda. Hatta kariyerindeki dönüm noktası olmuştu Bert van Marvick'li Feyenoord günleri. Daha bir çok örneği var... Arsenal bir dönem Belçika'da ( Beveren takımıyla ) bu işleri yapmıştı. Yaya ve Kolo Toure kardeşler bu projenin ürünleri olmuştu. 

Rusnak, bu sezon başında Cambuur'a kiralanmıştı. Devre arasında Groningen kaptı. Zaten sözleşmesi de sezon sonu bitiyor. Ofans oyuncusu. Forvet arkası ve her iki kenar forvet rolünde oynuyor. Eredevise'de pek yaygın olmasa da son dönemlerin meşhur sahte 9 rolünde de izleyebiliriz zaman zaman... Zira Cambuur'da teknik direktör Henk de Jong Go Ahead Eagles maçında sahte 9 olarak Ogbeche'yi kullanmıştı. Rusnak 10 numara rolünden sol kenara o maçla birlikte geçmişti.

İngiltere nasıl ki futbolun beşiği ise Hollanda'da Total Futbol'un yapımcısı hatta yaratıcısıdır. Bir çok futbol sever Total Futbol'un yaratıcısı olarak Johan Cruyff'u bilsede asıl icat eden Rinus Michels'dir. 1974 Dünya Kupası'nda Hollanda ile Dünya İkinciliği kazanmasında bu sistemin etkisi çok büyüktür. O turnuvada Hollanda ile boy gösteren Cruyff, Total Futbol'u evrenselleştiren kişidir aslında. Yaratıcı değildir zira... 

Xavi Barcelona ile Şampiyonlar Ligi'ni kazanırken başarılarının sırrını ''El Rondo'' sistemine bağlıyordu. El Rondo'nun temelini; ''kaleci dışındaki diğer tüm oyuncuların boşa çıkıp pas alması ve boştaki diğer arkadaşına pas atması'' şeklinde kısaca özetleyebiliriz. (Pep Guardiola bu işe Barcelona ve Bayern Münih'te kaleciyide dahil etmiştir ki buda işin bir diğer detayı.) Eredevise'de Rondo Sistemi çok yaygındır. Hemen her takım uygulayıcısıdır. Hemen her takımda Xavi benzeri bir merkez orta saha vardır. Heerenveen'de Sinkgraven, Den Haag'da Bakker, Zwolle'de Drost, Twente'de Mokotjo, Ajax'da Klassien, Villem II'de Messaud, Vitesse'de Pröpper, Heracles Almelo'da Bel Hassani, Feyenoord'da Clasie gibi... Yalnız PSV'de olay biraz farklıdır. Onlar iki orta ofans oyuncusu kullanırlar. Arkasında da teknik bir önlibero kullanırlar. Örneğin; Guardado önlibero, Wijnaldum ve Meher'de orta ofans oyuncularıdır. Kalibresi yüksek maçlarda Hendrix'le orta sahayı farklı varyasyonlarda şekillendirirler. Bu sezon oynadıkları Ajax, AZ Alkmaar maçlarında bunu gördük mesela.

Barcelonalı oyuncular Rondo sisteminin bir antrenmanı olan 5'e 2 oynarken...

Şimdi Rusnak üzerinden Groningen'e gelelim. Rusnak ligin ilk yarısında Cambuur'da 13-14 hafta merkez orta sahaya yakın oynadı. Son maçlarda sol hücumcu olarak kulandı de Jong. Şimdi Groningen'e geçti. Rusnak çok beğendiğim ve Mersin İdmanyurdu'nda en çok görmek istediğim oyunculardan biridir. Bana göre Cambuur'u sezon içinde taşıyan 3 oyuncudan biri de Rusnak'tır. Lakin Groningen'e geçerek doğru yapmış mıdır derseniz durup düşünürüm. Evet van de Loi'nin elinde Antonia dışında bir kanat oyuncusu yok. Antonia bir sağda bir solda oynuyor. Rusnak'ı da alma sebebi oyuncunun son 3 maçında sol kenarda oynamasıdır. Ama Rusnak sol yada sağ kenarda mutlu olur mu? Rusnak Cambuur'da uzun süre Xavi rolündeyken, Groningen'de İniesta rolüne geçecek. Oysa Cambuur'da kalsa Xavi rolünde yani merkez orta sahada kalabilirdi. Şimdi Groningen'de Chery varken, de Leeuw varken Nick van der Velden varken ve sol kenar boştayken Rusnak'ı merkez orta sahada görür müyüz?

Her ne olursa olsun Rusnak Groningen ile sakat olmadığı sürece ilk 11 çıkar. Yalnız bir futbolcunun gelişimi için çok önemli olan 19-23 yaş aralığında futbolunu ne kadar geliştirir orası muamma...