24 Ekim 2015

Manuel Neuer


Söylerken tüylerim ürperse de; ''Arbeit macht frei'' yazar Nazi Toplama Kampları'nın girişinde... 
''Çalışmak İnsanı Özgürleştirir'' 
 
Peki ne kadar özgürüz? 

Konu Naziler'den açılmışken 1981 yapımı Escape to Victory'de hani Pele'nin Onbaşı Luis Fernandez'i, Sylvester Stallone'nin Yüzbaşı Robert Hatch'i canlandırdığı ve müthiş bir kalecilik performansı gösterdiği kült film vardı... İkinci yarı başlamadan önce kaçma imkanları varken durup direnmeyi seçtikleri... 

Ya da Braveheart'ta William Wallace'nin ''Freedom'' haykırışını... Hangimiz unuttuk? Ben unutmadım... Yıllar önce Nihat Behram'ın; ''Dar Ağacında Üç Fidan'' kitabını okuduğumda Deniz Gezmiş'in: Yaşasın Tam Bağımsız Türkiye! cümlesini uzun süre çözememiştim ama şimdi O'nu daha iyi anlıyorum...

Gelsenkirchen'de doğup, Schalke 04'de futbola başlayıp sonrasında Almanlar'ın pek haz almadığı Bayern'e geçmiş bir adam. Zamanın da 1. Bundesliga'da 800 küsur dakika gol yemeyerek rekor kıran Timo Hildebrand'la, Oliver Kahn sonrası 1 numara olması beklenen Rensing'in arkasından ismi telaffuz edilen kaleciydi. Hildebrand'ın gelişimi malum... Rensing'de bugün Köln'de 22 yaşındaki Timo Horn'dan sıra gelirde forma giyer miyim derdinde... 

Peki ya Neuer?

İşte olay bütün olay bu! Akla mantığa uyan her konuda imkansız diye bir şey yok! Yüzbaşı Robert Hatch ilk yarı bitiminde soyunma odasından kazdıkları tünelden kaçmayı değilde çıkıp ikinci yarıda savaşmayı tercih etmiştir. Oysa kazanmalarına ihtimal dahi yokken... Cesur Yürek William Wallace'da öyle yapmıştı. Tüm imkansızlıklara rağmen Özgürlük için savaşmıştı. Tıpkı geldiği ilk gün ''Seni asla kabullenmeyeceğiz'' diyen Bayern Münih taraftarlarına rağmen Neuer'in savaştığı gibi. Şirinlik yapmadan işinde kendini ispat eden Müthiş Alman... Çalışarak... Sevmesek de, isimlerini anarken lanet okusak da Nazilerin'de dediği gibi: 
''Çalışmak İnsanı Özgürleştirir''

23 Ekim 2015

"il Messi dell'Adriatico''


Brezilyalılar'da gelenektir her yeni parlayan futbolcularına Yeni Pele damgası vururlar... Tıpkı dillerini aldıkları Portekizliler gibi pazarlama işini de iyi yaparlar. Zamanın da Ümit Karan'ı istemeye gelen Mehmet Cansun'dan 20 Milyon $ istemişti İlhan Cavcav Başkan... Gidin Ümit'in muadili bir topçuyu Güney Amerika'dan almaya kalkın sizden bu fiyattan aşağı istemezler demişliği de varmış Mehmet Cansun ve ekibine...

Avrupalı Kulüpler'inde ise Güney Amerikalılar'a oranla pek aranmaz klişecicilik. Portekizliler pazarlama işini bilirler ama illa bir topçuya benzetme hevesine pek girmezler... Zira bir örnek teşkil edecek olursak; Cruyff'un oğlu Jordi babasının gölgesi olmamak adına Cruyff ismini kullanmamaya dahi özen göstermiştir. Hoş babasının çeyreği kadar futbolculuğu da yoktur ama zamanında UEFA Kupası Finali'de kartvizitinde yazar Hollandalı'nın... Zira Zidane'da daha düne kadar çocuklarını bu konuda korumuştur. Yeni Platini, yeni Zidane, yeni Raul vb yakıştırmalar illa oluyor ama Güney Amerika'daki yeni Maradona-Pele klişesi gibi değil...

Konuyu kahramanımız İnsigne'ye getirecek olursak, yeni yeni parladığı dönemde "il Messi dell'Adriatico" ismiyle anılmıştır 1991 doğumlu yıldızımız. Yani: Adriyatik'in Messi'si! Olabilir mi? Fizik olarak benziyorlar... Az biraz da futbol tarzları benzer... Bundan bir kaç yıl evvel de İtalya'nın Futbolcu Oscar Ödülü olan AIC Gran Gala del Calcio'yu kazanmışlığı da vardır elemanın...  Pescara'yı Serie A'ya taşıdığı dönemde,  Zdenek Zeman'a yeniden Serie A yolunu açan Şeytan Üçlüsü'nün bir üyesidir... Treo'yu tamamlayan diğer iki kahramanımız; Ciro Immobile ve Marco Verratti ile Pescara'nın unutulmazları arasına çoktan isimlerini altın harflerle yazdırmıştır.

Gelgelelim Pescara ile muhteşem bir çıkışa imza atan Adriyatik'in Messi'si Zeman'la yollarını ayırıp en büyük hayali olan Napoli formasına kavuştuğunda karşısında rotasyon düşkünü Rafa Benitez'i buldu. Oysa Zeman O'nu orta sahada Verratti'nin bölgesinden alıp hücum bölgesinde görev vermiş ve futbolunu geliştirmesinde baş aktör olmuştu. Başlarda İspanyol Hoca ile daha iyi yerlere geleceği düşünülürken Insigne rüzgarı hafiften kesilmeye yüz tuttu. Öyleki Lavezzi'nin ayrılışından sonra O'nun makamına gelmesi beklenen Insigne gol rakamlarını çift haneden tek haneye düşürüyor ve her sezon görev yaptığı maç sayısı da inişe geçiyordu.

Değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu İspanyol Hoca'nın Real Madrid'e imza attığı gün sanırım Insıgne'de anlamıştı. Sarri günleri başlıyordu Napoli için... Yeni hoca yeni bir başlangıç demekti. Adriyatik'in Messi'si tıpkı kendisi gibi sıska olan eski Parmalı, Juve'li Giovinco gibi ''aceba buda olmayacak'' dedirtecek mi derken bu sezona şahlanarak başlıyordu. Serie A'da 9 maçın 8'inde ilk 11 başlayan Insigne 6 gol 3 asistlik performansa imza atıyordu. Deplasmanda aldıkları 4-0'lik Milan galibiyeti ile Teknik Direktör Sarri'de doğduğu şehre hizmet etmenin keyfini yaşıyordu. Tıpkı Insigne gibi Sarri'de asıl çıkışını Serie B'de Empoli'yi Serie A'ya taşıyarak yapmıştı. Bir yerde kader birlikteliğiydi bu.... Napoli'nin evlatlarıydı her ikiside... İkisininde en büyük hayaliydi Partenopei'ye yeni bir şampiyonluk yaşatmak...


Galatasaraylılar'da bu minik adama yabancı değillerdir... Zira 2013-14 sezonu hazırlıkları kapsamında İtalya'daki hazırlık maçında Insigne'nin de futbol resitaline şahit olmuşlukları vardır... Hatırlamak isteyenler şuraya tıklayabilirler...

21 Ekim 2015

Detaylar...


Pazartesi gecesi üç bölümlü bir dizi izledik aslında. Dizinin ilk iki bölümü saha içinde, final bölümü de Shota Hoca'nın basın toplantısında sahne aldı. Aslında Kırmızı Şeytanlar'a galibiyeti getiren asıl şifrede Shota Hoca'nın basın toplantısında anlattıklarında gizlenmişti sanki. Öyle ki Gürcü Hoca'nın söylediklerinin bazı bölümleri ekranlara verilmedi... Shota Arvaledze belli ki 30 Temmuz'da oynadıkları Rabotnicki maçından önce yaşananları hala hazmedememiş! Belkide Bordo Mavili ekipteki bu kopukluk Mersin İdman Yurdu'na zafere giden kapının anahtarı olmuştur. Kim bilir...

Sivasspor maçının 57. dakikasıyla geçtiğimiz sezon ki kimliğine bürünen Mersin İdman Yurdu ise bu maça ligin ilk maçı gibi hazırlanmış. Bunu da maçın 62. dakikasına kadar iliklerimize kadar hissettik. Lakin geldiği günden bu yana en iyi futbolunu sergileyen Pedriel'in kırmızı kartıyla da maçın kalan kısmında takımın 7 maçtır galip gelememenin verdiği stresle olan mücadelesini de görmüş olduk. Oysa çok değil 6. haftada oynanan Trabzonspor'un Osmanlıspor maçı önümüzde taze bir örnekti. Osmanlıspor 45+ dakika oynadığı maçı 3-1 kazanırken 10 kişi ile Trabzonspor kalesine 2 gol daha atma başarısı göstermişti.

Bir çok detayı, bir çok hikayeyi içinde barındıran bir maç izledik. Şöyleki: Ligde hücum bölgesinde 118 pasla Gökhan Töre'den sonra en fazla isabet kaydeden Erkan Zengin'in kırmızı kart cezalısı olmasının yanı sıra İtalyanların o pozisyonda forma giyenleri ''Regista'' olarak şereflendirdikleri Mehmet Ekici'yle yaşadıkları kavga olayı, Shota Hoca'nın kalecileri Onur Kıvrak ile ilgili anlattıkları, basın toplantısı öncesi bir Trabzonsporlu Gazeteci'nin kulağımıza fısıldadığı maddi sıkıntılar ve en önemlisi Trabzonspor'un ilk 5 haftada harika işlere imza atan iskelet kadrosunun bu maç öncesinde sakatlık ve ''moralsizlik''den ötürü dağılmasıydı.

Netice itibariyle her iki takım içinde lig yeniden başladı diyebiliriz. Kırmızı Lacivertliler için çıkış zamanı, Bordo Mavililer içinse çöküşün temelleri atıldı. Sadece geçtiğimiz sezon devre arası transfer döneminde 100 Milyon Türk Lirası'nı geçen bir harcama yapan Trabzonspor'un bu maçta son 30+ dakikayı rakibinden bir kişi üstün oynamasına rağmen sahaya süreceği bir yedek santrforun olmaması... Düşündürücü ve her gelişmeye gebe olacaktır.